İnsan Hakları Mahkemesine Başvuruda Altı Aylık Süre

GİRİŞ

Hak ve özgürlüklerin uluslararası alanda korunması adına oluşturulmuş organların en başta geleni şüphesiz ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’dir

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyine üye olan devletlerde oluştuğu öne sürülen insan hakları ihlallerine ilişkin başvuruları öncelikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 35. maddesinde düzenlenen kabul edilebilirlik koşulları açısından değerlendirir.

AİHM’ e yapılan bir başvuru kabul edilebilirlik koşulları açısından şu iki temel hususa göre değerlendirilir: “Altı aylık süre” ve “İç hukuk yollarının tüketilmesi”. Söz konusu bu iki şart birlikte aranmaktadır.

Sunulan raporda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 35. madde hükmü, hükmün amacı, kabul edilebilirlik koşulları, altı aylık süre niteliği ve özel haller değerlendirilmiş konu, ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ile de irdelenmiştir.

1.AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ 35.MADDE HÜKMÜ

İHAS 35.Madde hükmü aşağıdaki gibidir :

1. Uluslararası Hukukun genel olarak kabul edilen prensiplerine göre, ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ve kesin karardan itibaren altı aylık süre içinde Mahkeme’ye başvurulabilir.
2. Mahkeme, 34. madde uyarınca sunulan herhangi bir kişisel başvuruyu aşağıdaki hallerde kabul etmez:
a) Başvuru imzasız ise veya;
b) Başvuru Mahkeme tarafından daha önce incelenmiş veya uluslararası diğer bir soruşturma veya çözüm merciine sunulmuş başka bir başvurunun konusuyla esas itibariyle aynı ise ve yeni olaylar içermiyorsa.
3. Mahkeme, 34. madde uyarınca sunulan herhangi bir kişisel başvuruyu işbu Sözleşme ve Protokolleri hükümleri dışında kalmış, açıkça dayanaktan yoksun veya başvuru hakkının suiistimali mahiyetinde telakki ettiği takdirde, kabul edilemez bulur.
4. Mahkeme işbu maddeye göre kabul edilemez bulduğu her başvuruyu reddeder. Yargılamanın her aşamasında bu karar verilebilir”.
[1]

            Madde lafzından da anlaşıldığı gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM )  yapılan başvurunun kabul edilebilir olması, “İç hukuk yollarının tüketilmesi” ve “Altı aylık süre” şartlarına tabidir. Bu düzenlemede amaç, üye devletlere kendi iç hukuklarında meydana gelen bir ihlali giderme ve/veya durdurma şansı vermektir.

2.KABUL EDİLEBİLİRLİK KOŞULU OLARAK ALTI AYLIK SÜRE KURALI

2.1. Kabul Edilebilirlik Şartları

a) Başvurucu sözleşmedeki hak ve özgürlüklerin ihlalinden ötürü mağdur olmalı,

b) Hak ve Özgürlükler bir sözleşmeci devlet tarafından ihlal edilmiş olmalı,

c) Sözleşmeci devletin bu hak ve özgürlüklere bir müdahalesi olmalı,

  – Bu müdahale devletin bir makamınca yapılmış olabilir.

  – Bu müdahale devletin ihmali nedeniyle oluşmuş olabilir.

            Başvuruda bulunmak için illaki zararın oluşması aranmamaktadır. (Bkz 06/09/1978 5029/71 Klass ve Diğerleri Davası)[2] ayrıca bir birey genel düzenleyici işleme karşı bu şartların kendilerine uygulanabilir olduğu hallerde dava açabilecektir. Bu konuda AİHM’in 22/10/1981 tarihinde verdiği bir karar mevcuttur. Kuzey İrlanda’da eşcinsellik ceza kanunu ile yasaklanmıştır. Dudgeon adlı kişi bir başka nedenle karakola çağrılıyor, polisler eşcinsel olduğunu öğrenince Dudgeon ile dalga geçiyorlar. Bunun üzerine Dudgeon (ona ceza kanununun bu hükmü uygulanmadığı halde) bu hükmün haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle dava açıyor. Davanın sonucunda Dudgeon haklı bulunuyor. Mahkeme başvurucunun özel cinsel yaşantısına saygı hakkının sınırlandığını ve bunun kapsamlı ve mutlak özelliği nedeniyle 8. maddenin ihlal edildiğini tespit etmiştir.[3]  

Bireyler, hükümet dışı örgütler, birey toplulukları başvurucu olabilir. Bu kişilerin davalı devletin vatandaşı olmaları gibi bir şart aranmamaktadır. Ayrıca bu kişilerin iç hukuktaki anlamı ile dava ehliyetine de sahip olmaları gerekmez. Örneğin bir akıl hastası veya çocuk da başvurucu olabilir. AİHM’a kamu davası şeklinde bir başvuru yapılamamaktadır. Yani herhangi bir üçüncü şahıs başvuruda bulunamaz. Ancak yakın ilişkili kişilerin başvuruları AİHM tarafından kabul edilmektedir.

d) İç hukuk yollarının tüketilmesi ve altı aylık süre kavramı;

            İHAS 35.madde 1.fıkra “Uluslararası Hukukun genel olarak kabul edilen prensiplerine göre, ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ve kesin karardan itibaren altı aylık süre içinde Mahkeme’ye başvurulabilir.”[4]

            Bu maddenin bu şekilde düzenlenmesindeki amaç devlete kendi iç hukukunda meydana gelen bir ihlali giderme ve durdurma imkanı tanımaktır. Bu kuralın işlevsel olması için, devlet iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia ettiğinde AİHM’ın bunu inceleme yaptıktan sonra kabul etmesi gerekmektedir. AİHM bunu kendiliğinden araştıracaktır. Tüketilmemiş bir iç hukuk yolu olduğunu ispat etme yükümü devlete aittir. Fakat başvurucunun başladığı iç hukuk yolunu tamamen sonuçlandırması gerekmektedir. Mesela davayı kaybeden taraf temyize gitmemişse iç hukuk yollarının tüketildiğinden bahsedilemez. Bu konuda AİHM bir kararında (06/11/1980 tarihli 7654/76 no’lu Van Oosterwijck – Belçika Kararı)[5] iç hukuk yollarının tüketilmediğinden davayı reddetmiştir. Van Oostermijck adlı transseksüel, kadın iken hormon tedavisi ile erkek oluyor ve nüfus kaydının düzeltilmesini istiyor. Kendisine cinsiyet hanesine erkek yazan nüfus kağıdı veriliyor ancak Van Oostermijck nüfus kayıtlarının (kütük) da değiştirilmesini talep ediyor. Devlet nüfus kaydının hata halinde değiştirilebileceğini, kendisinin doğduğunda kadın olduğu için kütükte kadın olarak kayıtlı kalması gerektiğini belirtiyor. Bunun üzerine Van Oostermijck Mahkemeye başvuruyor. Ülkenin yetkili ilk derece mahkemesi bu talebi reddediyor. Avukatının temyize gitmenin faydasız olacağı yönündeki telkininden sonra Van Oostermijck temyize gitmeden direk olarak AİHM’e gidiyor. AİHM iç hukuk yollarının tam olarak tüketilmediğinden bahisle davayı reddediyor.

            AİHM mahkemesi bazı durumlarda iç hukuk yollarının tamamen tüketilmesini aramamaktadır. Eğer devlet bir konuda yasal bir düzenleme yapmışsa ve bu düzenlemenin kişinin hak ve özgürlüklerini ihlal etme ihtimali varsa bu halde iç hukuk yollarını tüketme şartı aranmaz. Ayrıca anayasaya aykırılık itirazı için (hukukumuzda anayasa mahkemesine bireysel başvuru imkanı olmadığı için) direk olarak AİHM’a gidilebilir.

            Bazı durumlarda iç hukuk yolları tamamen tüketilmese de (alternatif hukuk yolları  kullanılmasa da) AİHM başvuruları kabul etmiştir. Konu ile ilgili AİHM Türkiye aleyhinde bir karar vermiştir.[6]  Zeki Aksoy davası diye bilinen bu davayı kısaca özetleyecek olursak; Zeki Aksoy Mardin  Kızıltepe’de Filistin askısıyla işkenceye maruz kalıyor. Salıverildikten sonra direk AİHM’a başvuruyor. Hükümet Zeki Aksoy’un iç hukuk yollarını tüketmediği yönünde bir savunma yapıyor. Hükümetin savunması üzerine AİHM üç noktada hükümetin savunmasını yersiz buluyor.

            -Savcılığa suç duyurusunda bulunup ceza davası açılabilirdi.

            -İdari mahkemelerde tam yargı davası açılabilirdi.

            -BK 41.maddeye dayanarak haksız fiilden ötürü tazminat talep edilebilirdi..

AİHM iç hukuk yollarının etkili olması gerektiğini söylüyor. Mahkeme Zeki Aksoy’un haksız fiilden dolayı tazminat davası açamayacağını belirtiyor[7]. Mahkemeye göre bunun nedeni Zeki Aksoy faili bile bilmiyor. İdari dava da açamıyor, çünkü idari mahkemelerde çoğu zaman duruşma bile yapılmıyor belgeler üzerinden karar veriliyor. Kısacası Zeki Aksoy’un belgeler üzerinde işkence gördüğünü ispat etmesi mümkün değil. Savcılığa suç duyurusunda bulunmanın da bir anlamı olmayacağı açık çünkü savcı karşısına çıktığında Zeki Aksoy yürüyemeyecek durumdayken savcı re’sen araştırma görevini yapması gerekirdi ama savcı harekete geçmemiş, mahkeme bu durumda bu yolun etkili bir yol olmadığı kanaatine varıyor.

Davanın sonucunda AİHM yukarıda açıkladığım nedenlerle Başvurucu Zeki Aksoy’un başvurusunu kabul ediyor ve iç hukuk yollarını tüketmiş sayıyor.

            AİHM’a başvuru 6 aylık bir süreye tabidir. Bu süre iç hukukta olayla ilgili olarak verilen son karar tarihinden itibaren işlemeye başlar. Kararın tebliğ edilmesi gereklidir. (tebliğ edilmeyen kararlarda tefhimden itibaren başlar) Ama yukarıda anlattığım Zeki Aksoy davasında ki gibi özel durumlar mevcutsa yani etkili olmayan hukuki yollar varsa süre olay tarihinde başlar.

“2. Mahkeme, 34. madde uyarınca sunulan herhangi bir kişisel başvuruyu aşağıdaki hallerde kabul etmez:
a)    
Başvuru imzasız ise veya;
b)    
Başvuru Mahkeme tarafından daha önce incelenmiş veya uluslararası diğer bir soruşturma veya çözüm merciine sunulmuş başka bir başvurunun konusuyla esas itibariyle aynı ise ve yeni olaylar içermiyorsa.

3. Mahkeme, 34. madde uyarınca sunulan herhangi bir kişisel başvuruyu işbu Sözleşme ve Protokolleri hükümleri dışında kalmış, açıkça dayanaktan yoksun veya başvuru hakkının suiistimali mahiyetinde telakki ettiği takdirde, kabul edilemez bulur.[8]
4. Mahkeme işbu maddeye göre kabul edilemez bulduğu her başvuruyu reddeder. Yargılamanın her aşamasında bu karar verilebilir” [9].

Madde metninden de anlaşıldığı üzere AİHM’e başvuru sırasında belli şartlar sıkı sıkıya aranır.

2.2  İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi

2.2.1. Genel Olarak

            Sözleşmenin 35.maddesine göre, Sözleşme ile güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklerin, sözleşmeye taraf olan devletlerce çiğnendiği kanısında olan bireyin, ilgili devleti AİHM’e şikayet edebilmesi için, uluslar arası hukuka uygun olarak, iç hukuk yollarını tüketmiş olması gerekir. İç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı yalnız bireysel başvurulara değil, devlet başvurularına da uygulanır.[10] Kişinin ihlale ilişkin sonuç alabilme şansının olmadığı veya makul ölçüler içinde, ulusal makamlar önünde bir başarı elde etmesi mümkün görünmeyen durumlarda iç hukuk yollarının tamamını tüketmesi aranmaz. Gerçekten haksızlığın giderilmesi için yapılacak her yolu denedikten sonra, artık o ülkede etkin hiçbir itiraz yolu kalmamışsa haksızlığın iç hukuka göre önlenmesi imkanı yoksa, o zaman uluslararası yargı yoluna, yani mahkemeye başvurabilecektir.[11] Örneğin başvuranın şikayeti idari bir kararla ilgili ise, sorunu ülkedeki en üst idare mahkemesi önüne götürmesi ve bir sonuç elde edememiş olması gerekir.

            İç hukuk yolları tüketilirken, yasaların öngördüğü ‘usule ve süreye ilişkin kurallara’ da riayet edilmesi gerekir. Eğer, iç hukuk yollarını, mağdur kendi hatası ile, süre yada usul yönünden kaçırmış ise, daha sonra Mahkemeye yapacağı başvuru kabul edilmez.[12]

            Son 30 yıl içindeki AİHM kararları incelendiği iç hukuk yollarının tüketilmesi ilkesini giderek daha esnek ve istisnaları genişleten bir biçimde uygulandığı ve şu andaki görülen davalarda da bu durumun devam ettiği görülmektedir[13].

2.2.2. İç Hukuk Yollarını Tüketme, Bir Uluslar Arası Hukuk Kuralıdır

  İç hukuk yolları tüketilmeden, uluslararası bir kuruluşa başvuramama ilkesi, uluslararası hukukun ana kurallarındandır. Buna göre, uluslararası yargıya başvurmadan önce, yakınılan devlet hukukunca öngörülen tüm başvuru yollarının tüketilmiş ve bir sonuç alınamamış olması gerekir. Bu kural, devletlerin egemenliğine ve yargı organlarının yetkisine saygı ilkesinden kaynaklanır[14].

            AİHM bir kararında, iç hukuk yollarının tüketilmiş olması kuralı, yakınılan devletin, kendi hukuk düzenine göre, yakınma konusu olan durumu düzeltebilme olanağının kendisine tanınması ilkesine dayanır. (28/11/1988 10299/84 Nielsen- Danimarka)[15]

            İç hukuk yollarının tüketilmesi, salt bir biçim kuralı değildir. AİHM’e başvurandan, tüm iç hukuk yollarının tüketilmesinin istenmesi, sözleşme ile güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklerin korunması birinci derecede ilgili devlete ait olmasındandır.[16]

İç hukuk kuralları tüketilirken dikkat edilmesi gereken bir nokta da, iç hukukun koyduğu kurallara uyulması gerekliliğidir. Bu kurallara uyulmaması iç hukuk yollarının tüketilmediği anlamına gelir. Konuyu açıkça ve özlü olarak iç hukuk işlemleri sırasında gündeme getirirken başvuru sahibinden, zaman aşımı ile ilgili olanlar da dahil iç hukuktaki resmi kurallar ve prosedürle ilgili kurallara uymuş  ve sözleşme ihlalini engellemesi söz konusu olabilecek herhangi bir prosedür yoluna atıfta bulunmuş olması istenir.[17] İç hukuk yolları tüketilebilmesi için, öngörülen iç hukuk yolları, yöntem, biçim, süre, ve diğer koşullara uygun olarak tüketilmelidir. Örneğin temyize gidip davayı kazanma ihtimali olan kişi eğer temyize başvurmamışsa veya temyize yasal süresinde başvurmayıp sonradan başvurusu reddedilmişse  iç hukuk yollarını tüketmemiş sayılacaktır.

2.2.3Tüketilmesi Gereken İç Hukuk Yolları

AİHM’a başvurmadan önce, hakkı veya özgürlüğü çiğnenmiş olan kişinin durumunun düzeltilmesi için, iç hukukta öngörülmüş olan, fiilen ulaşılabilen ve sonuç alma olanağı bulunan, başka bir deyişle etkili olan iç hukuk yolları tüketilmelidir.[18] AİHM’ın bu konuda 01/07/1961 332/57 LAWLESS-İRLANDA kararı mevcuttur.[19] İç hukuk yollunu tüketilmiş sayılması için ulusal hukuk tarafından Sözleşme ihlalini giderici, çözüme bağlayıcı olarak getirilmiş yolların kullanılması gerekir. Ayrıca başvurucunun bu yolların kullanılması için konulmuş biçim kurallarını da yerine getirmiş olması gerekir. Aksi takdirde tüketme kuralına uyulduğundan söz edilemez.[20] İç hukuk yolları genel olarak üç kümede toplanabilir. Bunlar, yargısal yollar, yönetsel yollar, ve siyasal yollardır. Eğer iç hukuk yönetsel yollar öngörmüşse bu yolların da tüketilmesi gerekecektir. Siyasal yolların ise sözleşme açısından tüketilmesi mecburiyeti yoktur.

2.2.3.1.Yargısal Yolların Tüketilmesi

Yargısal yollar denilince iç hukukun öngördüğü tüm yargı yollarının tüketilmesi anlaşılmalıdır. İç hukukta temyiz, istinaf gibi yollar mevcutsa bu yolların tüketilmesi gerekecektir. Sadece ilk derece mahkemesi yeterli değildir.

2.2.3.1.1 Temyiz Yolu

Temyiz, ilk derece mahkemesinin kararlarına karşı bir üst mahkemeye başvurmaktır. Temyiz incelemesini yapacak mahkemeyle ilk derece mahkemesi aynı olamaz. Ulusal Hukukumuzda temyiz mercileri Yargıtay, Danıştay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesidir.

AİHM’in yerleşmiş içtihadına göre, sözleşmeci devletler temyiz yada istinaf mahkemesi kurmak zorunda değildir fakat sözleşmeci devlet bu mahkemeleri kurma yoluna gitmişse, iç hukuk yollarını tüketmiş sayılmak için bu yollara da başvurmak gerecektir.[21] Türk Hukukunda temyiz yolu mevcut olduğundan başvuru için temyiz yolunun kullanılmış olması gerekir.

2.2.3.1.2. Karar Düzeltme Yolu

Bu yargı yolu Türk hukukuna özgü bir yargı yoludur. Esas itibariyle yeni bir dava olmayıp, Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve Danıştay’ın temyiz incelemesi sonucunda vermiş olduğu kararların bir defaya mahsus olmak üzere kararı veren mahkemede bir kez daha hukuka uygunluk açısından ve yasada gösterilen nedenlerle sınırlı olarak incelenmesi amacını taşımaktadır.[22] Bu yolun tüketilmesi gerekliliği tartışmalı olmakla birlikte genel kabul edilen görüş, bu yolunda tüketilmesi gerektiğidir. Hukuk davalarının aksine karar düzeltme yolu ceza davalarında mahkuma değil, Yargıtay Başsavcısına tanınmıştır. Kararın kesinleşebilmesi için, bu yolun tüketilmesi gibi bir durum (Ceza davaları açısından) öngörülmemiştir.[23]

2.2.3.1.3. Yargılamanın Yenilenmesi

Yargılanmanın yenilenmesi, tüm yargılama alanlarında kesinleşmiş bir yargı kararının haksız bir nitelik taşıdığının daha sonradan elde edilen bir takım bilgi ve belgelerle ortaya konulması durumunda yeniden görülmesi veya kararın kaldırılması sonucunu doğuran “olağanüstü başvuru yolu”dur.[24] Sözleşmeye ve AİHM içtihatlarına göre bu yol tüketilmesi gereken iç hukuk yollarından sayılmamaktadır.[25]Ceza Hukuku bakımından bu yolu kişiler kullanamadığından tüketmek mecburiyeti yoktur.

2.2.3.1.4. Anayasa Mahkemesi’ne Başvurma

Anayasallık denetimine yer vermemiş bulunan taraf devletler bakımından böyle bir yol olmadığından tüketilmesi gerekmediği oldukça açıktır. Avrupa modeli Anayasa yargılamasının[26] benimsendiği taraf devletler bakımından ise bu yolun tüketilmesi gerekli olup olmadığını belirlemede kişilerin sözleşme ihlali iddiasında bulundukları hususlara karşı anayasa mahkemesine başvurup kesin çözüm elde edip edemeyecekleri ölçütü kullanılmaktadır.[27] AİHM bu iç hukuk yolunun tüketilmediği için önkoşulların oluşmadığını belirten  X / Almanya 30/05/1956,  27/55 kararıyla başvuruyu reddetmiştir. Türkiye’de ise anayasa mahkemesine doğrudan başvurma yolu tanınmamıştır. Sadece görülmekte olan bir davada bir yasanın anayasaya aykırılığı düşünülmüşse (mahkemenin bu görüşü benimsemesi yada bu görüşü ciddi bulması durumunda[28]) itiraz yoluyla anayasa mahkemesine başvurma yolu açıktır. Ama bu yol sözleşmede bahsedilen tüketilmesi gereken yollar kapsamında değildir. Çünkü bu kanun yolunda birey özgür davranamamaktadır. Tek başına anayasa mahkemesine başvurma hakkı olmadığından, tüketilmesi gerekli kanun yolları kapsamına girmemektedir.[29]

2.2.3.1.5. Kanun Yararına Temyiz

Kanun yararına temyiz yolu tüketilmesi gereken iç hukuk yolları arasında yer almaz.[30] Bu yolun işletilmesi Yargıtay cumhuriyet başsavcısına ait olduğu için kişiler bireysel olarak bu yola başvuramazlar.[31] Bir kanun yolunun bizzat kullanılabilmesi ve sonuç alınabilir olması kuralına uygun olmadığı için bu yol sözleşme çerçevesinde tüketilmesi gerekli olan yolların arasında değildir.

2.2.4 Birden Çok İç Hukuk Yolunun Bulunması

Hakkı yada özgürlüğü çiğnenen kişinin önünde birden çok iç hukuk yolu varsa, ilgili bunların hepsini tüketmek zorunda değildir. Bunlardan kendisine en uygun geleni seçebilir. Seçtiği yolu tüketmekle AİHM’e başvurabilmek için, iç hukuk yolunu tüketmiş olur. Örneğin  Sözleşme’nin 3.maddesine aykırı olarak kişiye işkence yada insanlık dışı veya onur kırıcı bir işlem yada bir eylemde bulunulması durumunda, kişinin önünde birden çok iç hukuk yolu bulunabilir. Kişi etkili olan bu yollardan birini seçebilir, hepsini tüketmesi gerekmez..

-Suçluların cezalandırılması için ceza kovuşturması yapılmasının isteyebilir. (Gündoğan / Türkiye, 13/12/1993, 31877/96)[32]

-Ceza davasına “müdahil” olarak katılır ve tazminat isteyebilir.

-Sözleşmeye aykırı davranan kamu görevlisine karşı tazminat davası açabilir.

-Hizmet kusurundan dolayı devlete karşı tazminat davası açabilir.

            Bu yollardan herhangi birine başvurmuş ve sonuçlandırılmış olan kişi, iç hukuk yolunu tüketmiş olmaktadır.

 

2.2.5 İç Hukuk Yollarının Tüketildiğinin Kanıtlanması

Başvuru sahiplerinden iç hukuk yollarını tüketmek için attıkları adımları başvurularında belirtmeleri istenmektedir. Bu konuda başvuranın salt bildirimi yeterli değildir. İç hukuk yollarının tüketildiğini kanıtlaması, ya da en azından iç hukuk yollarının tüketildiğinin saptanmasına yarayacak bilgi ve belgeleri Mahkemeye sunması gerekmektedir. Dolayısıyla, kanıtlama yükümlülüğü, dava konusu olayda var olan ama başvurulmayan iç hukuk çözümlerini belirtmek suretiyle iç hukuk yollarını tüketilmediğini ileri süren davalı hükümete düşmektedir. Hükümet ise, çözümün etkin ve uygun zamanda hem teorik, hem pratik olarak var olan bir çözüm olduğu konusunda Mahkemeyi ikna etmelidir.[33] Mahkeme taraflardan bilgi ve belgeleri aldıktan sonra iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediği hakkındaki nihai kararını verir. Bazı durumlarda davalı devlet iç hukuk yollarının tüketilmediği iddiasında bulunmaz. Bu durumda mahkeme üye devletin iradesine saygı duyup iç hukuk yolunu tüketme sorunu yokmuş gibi başvuruyu karara bağlayacaktır. Komisyon De Wilde, Ooms ve Versyp / Belçika kararında “Hükümetin ilk itirazlarını komisyon önünde ileri sürmediği için mahkeme önünde bu itirazlarını ileri sürme hakkının düştüğüne, karar verilmesini istemiştir.[34] Bu davanın esasında  Mahkeme, bu dava da Sözleşme md. 35 teki iç hukuk yollarını tüketme kuralı sadece, ilgili kişi bakımından ‘kullanılabilir bulunan’ ve ‘yeterli olan’, yani başvurucunun şikayetleri konusunda bir çözüm sağlayabilen iç hukuk yollarının tüketilmesi gerektiğine karar vermiştir.[35]      

2.2.6 İç Hukuk Yollarının Tüketilmesini Gerektirmeyen Durumlar

            AİHM bazı durumlarda iç hukuk yollarının tüketilmesini zorunlu görmemektedir. Başvuran kişinin içinde olduğu durumu ve iç hukuk yollarının tüketilmesinin amacını dikkate alarak, iç hukuk yollarının tüketilmesinin makul olarak istenemeyeceği yada o yolun kullanılmasının amaca uygun olmayacağı ve sorunu çözmeyeceği açıkça belli ise iç hukuk yolunu tüketmesine gerek olmadığına karar verir.

            Bazı durumlarda iç hukuk yoluna başvurma etkisiz olacaktır bu durumda mahkeme iç hukuk yollarının tüketilmesinin zorunlu olmadığı kararını verecektir. Bazı durumlarda ise bir ulusal yasadan kaynaklı olarak iç hukuk yoluna başvurma imkanı ortadan kaldırılmıştır. Bu durumda da iç hukuk yolunun tüketilmesi aranmayacaktır. Bu konuda ceza yargılamasında sadece cumhuriyet savcısına tanınan temyiz yetkisi durumunda başvurucu bu yolu kullanamayacağından mahkeme bu durumda iç hukuk yolunun tüketilmesini aramayacaktadır. İç hukuk yoluna başvurma yerleşmiş bir içtihat olması durumunda yani daha önce verilen kararlar hep aynı şekilde sonuçlanmışsa bu durumda da iç hukuk yolunu tüketmeye gerek yoktur. İç hukuk yollarını tüketilmesini gerektirmeyen durumlardan bir diğeri ise, AİHS’ne aykırı olarak iç hukukta çıkartılan yerleşmiş yönetsel uygulama ve alışkanlıklardır. Mesela nezarethanelerde gözaltına alınan kişilere şiddet uygulanıyorsa ve devlette buna hoşgörü ile karşılıyorsa bu durumda iç hukuk yolunu tüketmek gerekmez. Devlet bu şekilde davranışlara karşı önlem almaya çalışmış fakat aldığı önlemlerde yetersiz ise ve yargı yoluyla bir sonuca ulaşılamıyorsa mahkeme yine iç hukuk yollarını tüketme kuralını aramayacaktır. İç hukuk yollarının tüketilmesini gerektirmeyen ve ülkemizde de sıkça rastlanan başka bir durum ise davanın sürüncemede kalmasıdır. Ulusal makamlar önündeki girişimler anormal ölçülere varan ihmallere ilgisizliklere veya gecikmelere maruz kalmışsa, bu durum kişilere davaların sonucunu beklemeden yani iç hukuk yolunun tüketilmesini beklemeksizin sorunu AİHM’a götürebilme imkânı sunmaktadır.[36] Dava ulusal yargı organında makul bir süre içinde çözülmelidir. Başvurucunun makul süreyi aşan yargılaması durumunda bu yol artık etkisini yitirmiştir. Bu durumda başvurucudan iç hukuk yollarının tüketmesini beklemek pek adil görünmemektedir. Başvurucu iç hukukta davasının sonuçlanmasını beklemeden AİHM’a başvurabilir. İç hukuk yollarının tüketilmesinin gerekli olmadığı başka bir durumda kamu görevlilerince kişinin iç hukuk yolunu tüketmesinin engellenmesidir. Bu durumda kişi iç hukuk yolunu tüketme gerekliliğinden kurtulmuş olur. İç hukuk yollarının tüketilmesini gerektirmeyen ve uygulamada sıkça rastlanan “iç hukuk yolunun etkiliğinden şüphe duyulması” durumunda da iç hukuk yolları tüketilmiş sayılır. Bu durumda başvurucunun ve davalı devletin iddiaları ve savunmaları istenir. Başvurucu kendi durumunda olup da daha önce iç hukuk yollarına başvurup bir sonuç alamayan kişiyi örnek gösterebilir. Mesela başvurucu gözaltında şiddet görmüş, savcının önüne çıkarılmış kafasında ve vücudunun belli yerlerinde morluklar oluşmuş durumda savcı re’sen soruşturma açmalıdır. Kişinin durumunu görmüştür. Savcının bu konuda takibe geçmemesi durumunda başvurucu iç hukuk yoluna başvursa bile sonucun değişmeyeceğini yani iç hukuk yolunun etkisiz olduğunu iddia eder. Bu ve buna benzer çeşitli durumlarda iç hukuk yollarına başvurma bir anlam ifade etmeyecek diğer bir anlatımla bu iç hukuk yolu etkisiz sayılacaktır ve mahkeme iç hukuk yolunun tüketilmesini aramayacaktır. Ama iç hukuk yolunun etkinliği konusunda sadece kuşku duyulması iç hukuk yollarının tüketilmeyeceği anlamına gelmez.[37] 

3.ALTI AYLIK SÜRE KAVRAMI

3. 1. Genel Olarak

Her yargısal başvuruda mevcut olduğu gibi kişisel başvuru yolunda da bir süre sınırlaması getirilmiştir. AİHS md. 35/1 hükmüne göre uluslar arası hukukun genel esasları olarak kabul edilen ilkelerine göre iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ve kesin karardan itibaren altı aylık süre içinde mahkemeye başvurulabilir.[38] Başvurunun bu şekilde bir süre ile sınırlandırılmasının temel amacı hukuksal güvence ve alınmış olan kararların sürekli olarak tartışma konusu yapılmasının önüne geçmektir. AİHM’in bu konuda verdiği De Wilde, Ooms ve Versyp / Belçika kararında süre ile konulan amacın “asgarî hukuk güvenliği ve istikrarı sağlamak” olduğunun altı çizilmiştir.[39] Sözleşme çerçevesinde böyle bir sınırlama getirilmesinin temelinde taraf devletlerin çıkarlarının gözetilmesi ve devletler açısından ortaya çıkan belirsizlik unsurunun mümkün olduğu ölçüde azaltılması ve geçmişin sürekli tartışılmasını önlemek niyeti yatmaktadır.[40] Bu altı aylık süre hak düşürücü süredir.

“Başvurunun nihai karardan itibaren 6 aylık süre içerisinde yapılmış olması gerekir. Buradaki “nihai karar” deyimi, taraf devletin iç hukukuna göre, artık gidilebilecek başkaca bir olağan denetim muhakemesi yolunun kalmamış olması anlamına gelir. AİHS ile öngörülen denetim mekanizmasının harekete geçirilebilmesi için öngörülen 6 aylık süre, nihai karardan itibaren işlemeye başlayacaktır. Temyiz incelemesi sonucunda verilen onama karan, Türk hukuku bakımından nihai karar niteliğindedir. Dolayısıyla başvuru­nun da onama kararından itibaren 6 aylık süre içerisinde yapılmış olması gerekir.”[41]

3.2. Sürenin Başlangıcı

AİHS’e göre süre son kararın öğrenildiği anda işlemeye başlar. İç hukuk yolunun tüketilmesi ve AİHM’a yapılacak başvuru arasında sıkı bir bağ vardır.[42] Çünkü sürenin başlangıcında esas alınacak karar alelade bir karar olmayıp konu hakkında verilen son hükümdür. Sürenin başlaması için iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekir. Fakat bu konuda daha önce yaptığımız tartışmalardan yine bahsedilmesi gerekecektir. Çünkü iç hukuk yolunun ne zaman tüketilmiş sayılacağını ve mahkemeye başvuru süresinin ne zaman sonlanacağı konuları ile alakalıdır. Bu nedenle iç hukuk yolunun bulunup bulunmaması, etkili olup olmaması, iç hukuk yollarından hangisinin tüketilmesinin gerekip gerekmediğini saptamak altı aylık sürenin başlangıcını belirlemek için oldukça önemlidir. Altı ay kuralının iç hukuk yollarının tüketilmesine bağlı olması çoğu kez iç hukuk yolunun tüketilmesindeki belirsizlik yada yapılan yanlışlık sonucunda ya iç hukuk yolu tüketilmediği yada altı aylık süreye uyulmadığı bahisle mahkemeye başvurular reddedilmektedir.

                Sürenin başlangıcı yönünden tartışmalı diğer bir konu ise başvurucu ile mahkemenin görüş farklılığıdır. Yani diğer bir ifade ile, başvurucunun iç hukuktaki bir yola başvurmasının kendisine fayda sağlamayacağını, etkili bir yol olmadığı, dolayısı ile üç hukuk yolunun tüketilmesinin gerekmediğini düşünüp doğrudan AİHM’e başvurmuş fakat mahkeme bunun tüketilmesi gereken iç hukuk yollarından biri olarak görmüştür. Yada başvurucu tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolunun var olduğunu düşünmüş fakat mahkeme bu iç hukuk yolunun tüketilmesi gerekmediğine karar vermiş ise bu durumlarda ne olacaktır. Strazburg organlarının eski içtihatlarına bakıldığında, eğer başvurulan yol gereksiz, etkisiz olmasına karşın bu yola başvurulmuş ve bundan sonra altı aylık sürede geçirilmiş ise bunun faturasının başvurucuya mâl edilerek başvurunun altı aylık hak düşürücü süreyi geçirmesi nedeni ile reddine karar verildiği görülmektedir.[43] Örneğin Ayşe Nur Zarakolu / Türkiye kararında AİHK karar düzeltme yolunun tüketilmesi gerekli bir yol olmadığından bahisle altı aylık sürenin karar düzeltme yolu öncesine ait kesin karar niteliği taşıyan Yargıtay’ın onama kararından itibaren başlayacağından başvuruyu süre aşımı dolayısı ile red etmiştir.[44] Mahkeme benzer bir şekilde Raphaie / İngiltere davasında cezaevi içi şikayet yolunu geçersiz etkin olmayan bir iç hukuk yolu sayarak davayı süre aşımı dolayısıyla red etmiştir. Bu ve buna benzer durumlarla her zaman karşılaşma ihtimali vardır. Böyle durumlarda başvurucu risk üstlenmemesi adına mahkemeye bir mektup ile ön başvuruda bulunmasında fayda vardır. Bu ön başvuru yapılmamışsa devlet başvurucunun başvurduğu yolun etkin olamadığını sürenin daha önceden başlaması gerektiğini, başvuruya esas alınacak tarihin bu yolun tüketildiği tarih değil de daha önceki bir tarih olduğunu ve bu arada altı aylık süre dolmuş ise sürenin dolmasından dolayı red edilmesi gerektiğini ileri sürerek bu yoldan başarı elde etmiş olur.

İç hukuk yolunun varlığı yada etkili olması konusunda bir şüphenin mevcut olduğu durumlarda başvurucunun iyi niyetli olması durumunda lehine yorumlanması suretiyle sürenin bu yolun kullanılmasından sonra başlanması ve bu şekilde oluşacak zaman aşımı durumunda hak kaybına uğramasının önlemesi koruma sisteminin mantığına daha uygun düşer.[45]

“Mahkemeye göre tüketilmesi gerekli bir yol olduğu kabul edilen ancak başvurucuya göre bu nitelikte görülmeyen bir yolu kullanmaksızın doğrudan mahkemeye yapılmış bir başvuru açısından en azından yukarıdaki gibi bir risk söz konusu değildir. Çünkü, mahkeme tarafından verilecek olan iç başvuru yollarının tüketilmediği nedenine dayalı bir kabul edilemezlik kararı olacağından başvuru süresini geçirmiş olmayacak, bu yolu tüketmek suretiyle yeniden başvurusunu yapabilecektir. Bu başvuru da elbette “ne bis in idem” kuralına aykırılık olarak değerlendirilmeyecektir.”[46]

            3.2.1. İç Hukukta Bir Başvuru Yolunun Varlığı

Taraf ülkenin iç hukukunda bir başvuru yolu düzenlenmiş ise öncelikle bu başvuru yolunun tam anlamı ile tüketilmesi gerekir. Altı aylık sürenin başlangıcı bu iç hukuk yolunun tüketildiği gün başlamış olur. Yalnız bu kararı öğrenmeye Avrupa Jurisprudans’ının yaklaşımı ilke olarak “kararın yeterince açık bir tarzda öğrenilmesi”nin süreyi başlatacağı yönündedir.[47] Öğrenme için tek bir yol öngörülmemiştir. Mesela başvurucuya karar tebliğ edilmeden başvurucunun bu kararı mahkeme kaleminden öğrenme durumunda da süre işlemeye başlayacaktır. AİHM tarafından aranılan öğrenme “kararın sorunun çözümüne dair doğurduğu sonucun bilinmiş olmasıdır”. Yani eğer başvurucu kararın olumlu yada olumsuz yönünde olduğunu bile bilecek durumda ise süre işlemeye başlamış olur.

            İç hukuk yolundaki kararın diğer bir öğrenme şekli ise “tefhim”dir.[48] Fakat tefhim de sorun hakkında kesin bir bilgi verme şartı aranır. Tefhim eğer belirtilen şartları taşıyorsa altı aylık hak düşürücü süre başlamış olur. Tefhim her ne kadar hak düşürücü süreyi başlatsa da gerekçeli kararın tebliği başvurucuya başvurunun diğer aşamalarında sağlayacağı yarardan dolayı gereklidir. Yani tefhim yapıldı diye gerekçeli kararın tebliğ edilememesi gibi bir durum yoktur. Böyle bir durumda eğer ki red kararının hüküm fıkrasından Mahkeme’ye başvurunun gerekip gerekmediği konusunda açık bir bilgi elde edilememekte ise, başvurunun dayanaktan yoksun olmaması ve bu dayanağın içeriğinin belirlenebilmesi açısından yeterli olmayacağı için gerekçeli red kararının yazılı olarak bildirimi aranacaktır. Kısaca yapılacak başvuru açısından, sözleşme ihlali ile karar gerekçesinin bağlantısının kurulabilmesi bakımından kararın gerekçesinin öğrenilmesinin gerekli olduğu durumlarda süre gerekçenin açıklandığı tarihten itibaren başlayacaktır. Bu konuda AİHM Worm / Avusturya kararı mevcuttur. Bu kararda gerekçeli karar açıklanmış olmasına karşın başvuru sahibinin gerekçeli kararın beş aydan fazla bir süre verilmemiş olması ve başvuru açısından gerekçeli kararın öneminin anlaşılması karşısında Avusturya hükümeti tarafından yapılan, gerekçenin açıklandığı tarihten itibaren altı ay geçtikten sonra başvuru yapılmış olduğuna ilişkin iddiayı geçersiz görmüştür. Karar duruşmada açıklanmamış ve yazılı olarak bildirilmemiş ise sürenin kararın yazılı bildirime müteakip başlayacağı açıktır.[49]

 

3.2.2.İç Hukukta Bir Yolun Bulunmaması

            Sözleşmenin çiğnenmesi yasadan doğmuş olabileceği gibi, herhangi bir iç hukuk yolu öngörülmemiş yada yasa ile iç hukuk yolu kapatılmış olabilir. Bu gibi durumlarda Sözleşmenin çiğnenmesine neden olan eylem yada işlemin yapıldığı tarihten itibaren mahkemeye başvurma süresi işlemeye başlar[50]. Bu kural hem bireysel başvurular hem de devlet başvuruları için geçerlidir[51].

            Mahkeme, çıkarılan bir yasa ile bir kimsenin hakkından yoksun bırakılması durumunda, yasaya karşı tüketilecek iç hukuk yolu bulunmadığı takdirde ihlalin sürekli olmadığı durumlarda mahkemeye başvurma süresinin yasanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacağına karar vermiştir.

            İç hukuk yolunun etkisiz olması durumu ile mevzuat gereği başvuru yolunun yokluğu veya kapalılığı arasında herhangi bir farklılık bulunmamaktadır. Bu durumda da başvuru süresi, sözleşmeye ihlal olarak değerlendirilen işlem veya eylemin yapıldığı tarihten itibaren başlar.[52] İç hukukta yasal dayanağı olmadan yapılan bir özgürlükten yoksun bırakılma eylemi nedeni ile yasal başvuru yolunun kullanılamadığı durumlarda altı aylık süre özgürlük kısıtlamasının sona erdiği andan itibaren başlar.

            Başvurucunun, başvurusunu iç hukuk işlem veya eyleminin gerçekleşme tarihinden itibaren altı ay içerisinde değil de daha sonraki bir aşamada yapmış ve bu durum ihlalin ancak öğrenilmesine bağlanabilmiş ise, elbette hiçbir yargılama hukuku kişilerin elinde olmayan nedenlerinden ötürü ortaya çıkan durumları onlar aleyhine sonuç doğuracak bir şekilde değerlendirmeyecektir. Bu durumda altı aylık sürenin başlangıcında sözleşme ihlalinin gerçekleştiği an değil, bunun başvurucu tarafından öğrenilme anı ölçüt olarak alınır. Süre bu andan itibaren işlemeye başlar. AİHK bir kararında ihlalin 1994’de gerçekleştiğini, oysa komisyona başvurunun 04/03/1996 tarihinde yapıldığını, altı aylık sürenin başvurucuların ürünlerinin toplanmasına engel olduğunun öğrenilmesini takiben başlayacağı kabul edilse bile, bu durumda da altı aylık süre koşulunun yerine getirilmemesi dolayısı ile başvuruyu red etmiştir.[53]

3.2.3. Kararın Öğrenilmesi

            AİHM’e yapılacak başvurular için esasa alınacak tarih kararın öğrenilmesi anıdır. Kararın her zaman yazılı olarak bildirimi aranmayacaktır. Kararın bildirimi farklı yollarla da yapılabilir. Mesela tefhim yolu ile başvurucu yada avukatına karar açıklanmış olabilir. Ama daha önce tefhim ile ilgili olarak bahsedilen hüküm fıkrasının açıkça anılması ve başvuru için gerekçeli kararın örenilmesinin gerekli olmaması gerekir[54]. (x / Avusturya 1976 kararını incele)

3.2.4. Yazılı Bildirim                  

Bazı durumlarda, yalnız kararın hüküm fıkrasının öğrenilmesi, uyuşmazlığa göre AİHM’e başvurmak için yeterli olmayacaktır. Bu gibi durumlarda komisyon altı aylık hak düşürücü sürenin başlaması için gerekçeli kararın başvurucuya yazılı olarak bildirimini arayacaktır. AİHM insan hakları ihlallerini değerlendirirken genel hukuk mantığına aykırı hareket etmemektedir. Red kararının sadece hüküm fıkrasının başvurucuya bildirilmesi, başvurucunun AİHM’e başvurup başvurmaman gerekip gerekmediğini değerlendirebilmesi için yeterli olmayacaktır. Ayrıca, sadece hüküm fıkrasını bilmek başvurunun dayanağını belirleme ve ispat yönünden de yeterli olmayacaktır[55]. (P / İsviçre Kararı 13/3/1984)

Yukarıda bahsedilen bu sebeplerden ötürü mahkeme bazen başvuru süresinin başlangıcı olarak, kararın veriliş tarihini değil yazılı bildirim tarihini esas almaktadır. Örneğin, kararın duruşmada açıklanmaması ve sonradan yazılı olarak bildirilmesi durumunda bu altı aylık hak düşürücü süre kararın yazılı bildirimi tarihinde başlayacaktır. Kısaca komisyon sadece kararın öğrenilmesine ve bu tarihi bilmeyi yeterli bulmayacaktır. Kararın öğrenilmesi tarihini esas alır.

3.2.5.Sürekli Çiğneme      

Davalı devletin ihlale neden olan davranışı bir kerede olmuş ve bitmiş ise bu durumunda sürenin başlangıcı açısından herhangi bir tartışma olmayacaktır. Fakat ihlalin sürekli bir şekilde devam etmesi durumunda sürenin ne zaman başlayacağı konusu akılda soru işaretleri uyandırmaktadır. Doğaldır ki tekbir eylem veya işlem ile sözleşmeye aykırılığın devam ediyor veya doğası itibariyle süreklilik arz ediyor ile altı aylık hak düşürücü süre hakkın ihlaline son verilmesi tarihinden sonra başlar.[56] AİHK bu konuda ki içtihatını1958 yılından beri değiştirmemiştir. (Bkz: De Becker / Belçika 27.03.1962 214 / 56 )

Eğer devamlılık arz eden sözleşme ihlalinin kaynağını bir yasa oluşturuyor ve buna karşı da herhangi bir iç hukuk yolu yoksa bu durumda yasanın yürürlükte olduğu sürece uygulanabilirliğinden söz edilebilecektir. Böyle bir durumda altı aylık hak düşürücü süre kuralı işlemez.[57] Ama başvuruların makul bir süre içerisinde yapılması imkanı var iken bunun uzunca bir aradan sonra başvuru konusun yapılması başvurunun süre aşımı nedeni ile reddine neden olacaktır. Kısaca sözleşme ihlalinin etkileri sona erinceye kadar ilke olarak başvuru yoluna gidilebilecektir. Örneğin erkekler arasında rızaya bağlı homoseksüel ilişkileri suç sayan Kuzey İrlanda’daki yasaların varlığı ile ilgili Dudgeon / İngiltere başvurusunda süregelen bir ihlal durumu söz konusu olduğuna karar verilmiştir.[58]  (Bkz: De Becker / Belçika 27.03.1962 214 / 56 )

3.2.6. Tutuklama

Tedbir olarak alınan tutuklama kararının sözleşmeye aykırı olması durumunda, kullanılacak bir iç hukuk yolu yoksa farklı bir deyişle tutuklama kararına karşı itiraz edilebilecek bir yer bulunmuyorsa altı aylık hak düşürücü başvuru süresi en geç tutuklama kararının kaldırıldığı, yada kişinin serbest bırakıldığı tarihten itibaren işlemeye başlar. ( Bkz: Bozano / Fransa 18.12.1986 9990/82 )

Ceza kovuşturmasında takipsizlik kararı verilmiş ise bu gibi durumlarda da yine yukarıda bahsettiğimiz kural uygulanacaktır. Ceza kovuşturmasını sona erdiren karar, eğer bu karara karşı bir itiraz yolu yok ise, başvuru süresini işlemeye başlatacaktır.[59] ( Bkz: Eckle / Almanya 15.07.1982   8130 / 78 )

3.2.7. Birden Çok İhlal  

            AİHK, birden fazla sözleşme ihlalinin varlığı ve bunların bağımsız olarak değerlendirilebilmesi, tüketilmesi gerekli yollar bağlamında birbiri ile nedensellik bağının bulunmaması durumlarında her biri bakımından ayrı ayrı tüketilmesi gerekli yola başvurulması ile birlikte altı aylık sürenin başlamış olacağına hükmetmiştir. Bu ve bunun gibi durumlarla genel olarak ceza davalarında karşılaşılmaktadır. Bu konuda Suriye Ali / İngiltere davası en ilginç örneği teşkil etmektedir. Bu davanın esasında başvurucu sözleşmeye aykırı göz altında bulundurulmuş ve adil yargılanma esasları dikkate alınmaksızın yapılan ceza soruşturması sonucunda hakkında mahkumiyet kararı verilmiştir. Bu karar karşı temyiz mahkemesine başvurmuş ve red kararının kendisine iletilmesinin ardından sözleşmenin 5. ve 6. md.’lerinin ihlal edildiği iddiası ile AİHM’e başvuruda bulunmuştur. AİHK’a temyiz işlemlerinin kişinin gözaltı ile ilgili durumunu etkilemediğinden ve bununla ilgili başvurunun da göz altının sona ermesinden veya bununla ilgili iç hukuk yolu ile elde edilecek kararın alınmasından itibaren altı ay  içerisinde kullanılması gerektiğinden başvuru sahibinin 5.md. ile ilgili ihlal başvurusunu zaman aşımı nedeni ile kabul edilebilir bulmamıştır.[60]

            Birden fazla ihlalin değişik zamanlarda meydana gelmiş olması yada iç hukuktaki başvuru yollarının değişik olması yada tüketilmesinin değişik zamanlarda sonuçlanması gibi durumlarla uygulamada sık sık karşılaşılmaktadır. Bu durumlarda gerek iç hukuk yollarının tüketilmesi, gerek altı aylık başvuru süresinin hesabı her bir ihlal durumuna göre mahkeme tarafından ayrı ayrı değerlendirilecektir. Mahkeme burada her bir ihlal açısından hem iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğini hem de altı aylık süreyi denetler. Gölcüklü ve Gözübüyük’e göre iç hukuk yolunu tüketilmiş olan ihlalleri diğerlerinden ayırarak başvuru hakkını kullandırmak gerekir.[61] Zaten mahkeme iç hukuk yolu tüketilenlerle tüketilmeyenler arasında herhangi bir ayrıma gitmeksizin bütün ihlallerin bir bütün halinde başvuruya konu edilmesi durumunda, iç hukuk yolları tüketilen ve altı aylık süre ve diğer koşulları yerine getiren başvurular için kabul edilebilirlik kararı verecek, bunun dışındakiler için red kararı verecektir. Süre ve tüketme kuralını sağlamadığından bahisle red edilen kararlar için başvuru süresi geçirilmediği takdirde başvuru hakkı tanınacaktır. Bütün halinde yapılan ihlal başvurusunda mahkemenin kabul edilebilirlik kararı öncesinden iç hukuk yolu tüketilmiş olanlar varsa bunların altı aylık başvuru süresi içerisinde yapılmış oldukları kabul edilmektedir.[62]

3.3. Özel Haller

3.3.1. İç Hukuk Yolunun Başvurudan Sonra Tüketilmesi 

            İç hukuk yolu tamamen tüketilmeden AİHM’a başvurulması durumunda AİHK’un kabul edilebilirlik kararı vermesinden önce, iç hukuk yolu tüketilmiş ve bu durumda komisyona bildirilmiş olursa başvuru süresi içinde yapılmış sayılır ve geçerlidir. (Konu hakkında diğer kararlar için Bkz. Venturı / İTALYA 18.07.2002 36010 / 97,  Luberti / İTALYA 23.02.1984  9019 / 80, Ringeisen / Avusturya 23.06.1973  2614 / 65 )

            Başvuru AİHK tarafından iç hukuk yolu tüketilmediği sebebiyle reddolunursa bu durumda iç hukuk yolu tüketildikten sonra aynı konuda komisyona başvurma olanağı mevcuttur. Bu durumda süre,iç hukuk yolu tüketildiği tarihten itibaren işlemeye başlar.

3.3.2. Sürenin Durdurulması yada Kesilmesi

            AİHM kural olarak; başvuru süresinin durdurulmasını yada kesilmesini kabul etmemektedir. Mahkemenin bu konuda açık kural koyma yerine konunun özelliğinden hareket etmeyi yada esnek davranmayı tercih ettiği bilinmektedir.

3.3.2.1. Hastalık

            Mahkemeye başvuruda bulunmayı engelleyecek nitelikteki bedeni yada ruhi bir hastalığı, kanıtlaması koşulu ile, başvuru süresini durduran bir neden olarak kabul edebileceğine, mahkemenin daha önce vermiş olduğu kararlardan yola çıkarak ulaşılabilecektir.

Mahkeme sözleşmeyi bilmemeyi yada başvuru süresinin sınırını bilmemeyi bir mazeret olarak kabul etmemektedir.[63]

3.3.2.2.  Mahkemeye Mektup Gönderme 

            AİHM iç tüzüğünde belirtildiği üzere, kişinin mahkemeye ihlali öne sürdüğü konuyu içeren bir mektup yollaması, altı aylık süre kuralı açısından mahkemeye yapılmış bir başvuru olarak kabul edilebilecek ve süreyi kesecektir.

            Mahkemenin istediği bilgi ve belgelerin, yollandığı başvuru formunun makul bir süre içerisinde doldurulup gönderildiği takdirde bu başvurunun kaydı yapılır. Bu durumda mahkemeye başvuru tarihi konusunda bir ikilem olduğu ilk bakışta düşünülse de AİHM uygulamasında mahkemeye başvuru tarihi olarak başvurunun kaydının yapıldığı tarih değil, ilk mektubun alındığı tarihi esas alır.

            Mahkeme, kişinin mahkemenin isteklerini yerine getirmede yavaş davranması, işi savsaklaması, gecikmenin kişinin elinde olmayan herhangi bir nedene dayanmaması gibi durumlarda, geç gönderilen başvuru formunu, başvuru tarihi olarak kabul eder. Bu konuda mahkeme taviz vermemektedir. Eğer bu başvuru zamanında altı aylık hak düşürücü süre dolmuş ise, başvuru süreden reddedilecektir.

3.4.  Bireysel Başvuru Hakkının Tanınmasının Süreye Olan Etkisi.

            Hakkı ihlal edilen kişilerin AİHM’a başvurabilmesi için, ilgili devletin sözleşmenin ilgili maddesi uyarınca bireysel başvuru konusunda Mahkemenin yetkisini tanımış olması gerekir. Sözleşmenin, ilgili devlet bakımından yürürlüğe girmesinden sonra, bireysel başvuru hakkının tanınmasının önceki dönemde meydana gelen ihlallerde, özel bir hüküm konmamış ise, altı aylık başvuru süresi ne zaman başlayacaktır? Mahkeme ilk yıllarda özel bir çekince yoksa ilgili devlet açısından sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar geriye giden zaman süreci içinde oluşacak ihlaller nedeniyle yapılan başvurularda altı aylık süre, iç hukuk yolunun tüketildiği tarih ne olursa olsun, bireysel başvuru hakkının tanınmasına ilişkin bildirimin yapıldığı tarihten başlıyordu.[64] Daha sonra AİHM bu içtihadından 1968 yılında verdiği kararla örtülü olarak, 1982 yılında  verdiği kararla ise açıkça değiştirilmiş içtihadında, durum ne olursa olsun, altı aylık süre, iç hukuk yolunun tüketildiği tarihten başlar. Bireysel başvuru hakkının tanınmasının, başvuru süresinin işlemeye başlamasına herhangi bir etkisi yoktur.[65] Mahkeme bu içtihadını, başvuru süresinin kamu düzeni ile ilgili olmamasına, devletlerin bu süreyi kendi istekleri ile değiştiremeyecekleri görüşüne dayandırmıştır.[66]

 

3.5.   Altı Aylık Sürenin Bitişi

            Bir başvurunun süresinde yapılıp yapılmadığının belirlenmesindeki ilke, son karar tarihi ile başvuru tarihi arasındaki zaman dilimini esas almaktadır.[67]

            Altı aylık süre kavramında önemli olan iç hukukta alınan son kararla başvurunun yapıldığı tarihin arasında altı aylık başvuru süresini aşmamaktır. O halde başvurunun yapılış tarihinin bilinmesi de süre kavramı açısından önem arz eder. Başvuru açısından önemli olan tarih hangisi olacaktır?  Bu konuda farklı tarihler vardır. Başvuru dilekçesinin mahkemeye varış tarihi, kayıt tarihi, başvuru dilekçesinin tarihi ve başvuru dilekçesinin postaya verilme tarihidir. Acaba bunlardan hangisi başvurunun yapıldığı tarih sayılacaktır? Bir başvurunun Mahkeme sekreteryasına geliş tarihinin veya kayıt edilmesi tarihinin esas alınması “insan haklarını koruma” esasıyla bağdaşmaz. Çünkü bu tarihlerin esas alınması, başvuru yapan kişiyi olumsuz yönde etkileyecektir. Mesela postada olan gecikmelerin bedeli süresinde başvuran başvurucuya ödetilip başvurucu mağdur edilecektir. Ya da cezaevinde olan bir başvurucu cezaevi yönetimi denetimden geçen bir başvuruyu altı aylık süre dolmadan önce verse bile cezaevi yönetimi tarafından geciktirilme ihtimali her zaman mevcuttur. Bu ve buna benzer durumlar göz önüne alındığında varış tarihi değil başvuruya konu oluşturan mektubun tarihi esas alınmalıdır. Mektup tarihi esas alındığında da başvurucunun sahte tarihler atarak altı aylık süre kuralını işlevsiz hale getirmesi ihtimali mevcuttur. Bu gibi durumlarda AİHM bu tarihin gerçeğe uygun olduğunu, yazılmasından hemen sonra postaya verilmesi şartıyla kabul etmiştir. AİHM içtihatlarında ve doktrinde hakim olan görüş, başvuruya ilişkin bütün bilgileri içeren ilk mektubun gönderildiği tarih, başvurunun yapıldığı tarih olmalıdır.[68] Yalnız mektubun yazılması ve gönderilmesi arasında belirgin bir farkın bulunmaması gerekir. Eğer bu şekilde bir fark mevcut ise, başvurucunun hakkında olumsuz bir kanaat oluşturabilir. Başvuru tarihinin bu şekilde kabul edilmesi posta v.b gecikmelerden başvurucuyu sorumlu tutmamaktır. Mahkeme, başvuru tarihiyle postaya verilmesi arasında aşırı tarih farkının tespiti durumunda eğer bu durumun oluşmasında başvurucunun ihmali varsa veya aldırmazlığından dolayı geçmiş olan altı aylık süreyi diriltme gibi bir niyetle yapıldığı anlaşılıyorsa, postaya veriliş tarihinin dikkate alınabileceğini belirtmiştir.[69]

 

 

 


[1] http://www.inhak-bb.adalet.gov.tr/aihs/madde35.htm

[2] Doğru O., “İHAM İçtihatları”, Legal Yayıncılık,İstanbul  2004, C.1, S.246-267

[3] Doğru O., a.g.e C.1, s.426-434

[4] Simmons A, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine Başvuru, LEGAL Yayıncılık, İstanbul 2005 s.177 Çeviren Defne Orhun

[5] Doğru O., a.g.e C.1, s.392-399

[6] Simmons A., a.g.e., s.16

[7] http://www.geocities.com/vbicak/aksoy.htm

[8] Simmons A., a.g.e s.177

[9] http://www.yargitay.gov.tr/aihm/sozlesme.html

[10] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., AİHS ve Uygulaması, Ankara 1994, Turhan Yayınları s.68

[11] Akıllıoğlu T., AİHS ve AİHM içtüzüğü, Başvuru bilgileri, İmaj Yayınları, Ankara 2002, s.38

[12] Akıllıoğlu T., a.g.e s.39

[13] Türmen R., İnsan Hakları Sözleşmesi Sisteminde İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, İstanbul 1999, s:776

[14] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.68

[15] Doğru O., a.g.e C.2, s.684-701

[16]Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.68

[17] Yaman H., Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Müracaat Usul ve Esasları, Ankara 2004, Mahalli İdareler Derneği Yayını, s.180

[18] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.69

[19] Doğru O., a.g.e C.1, s.1-27

[20] Anayurt Ö., Avrupa İnsan Hakları Hukukunda Kişisel Başvuru Yolu, Ankara 2004, Seçkin Yayınevi,  s. 205

[21] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.70

[22] Anayurt Ö., a.g.e, s.212

[23] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.71

[24] Anayurt Ö., a.g.e, s.213

[25] Yaman H.,  a.g.e, s.177

[26] Tunç H. Karşılaştırmalı Anayasa Yargısı, Yetkin Yayıncılık, Ankara 1997, s.86-87

[27] Anayurt Ö., a.g.e, s.214

[28] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.71

[29] Yaman H., a.g.e s.177

[30] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.72

[31] Anayurt Ö., a.g.e, s.216

[32] http://www.inhak-bb.adalet.gov.tr/aihmtr/gundogan.htm

[33] Yaman H., a.g.e s.180

[34] Doğru O., a.g.e C.1, s.73-83

[35] Doğru O., a.g.e C.1, s.77

[36] Anayurt Ö., a.g.e, s.219

[37] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.79

[38] Yaman H., a.g.e s.183

[39] Doğru O., a.g.e C.1, s.73-83

[40] Anayurt Ö. a.g.e, s.221

[41] Tezcan D, Erdem M. R, Sancakdar O, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Işığında Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, Seçkin Yayıncılık, Ankara-2002,  s.115-117

[42]Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.80

[43] Anayurt Ö., a.g.e, s.223

[44] Bkz: Ayşe Nur Zarakolu kararı

[45] Anayurt Ö. a.g.e, s.224

[46] Anayurt Ö., a.g.e s.225

[47] Anayurt Ö. a.g.e, s.225

[48] Tefhim: verilmiş olan kararın veya hükmün, duruşmada hazır bulunan taraflara yargıç tarafından sözle bildirilmesi. Ayrıntı için bkz Ejder Yılmaz,(Öğrenciler İçin) Hukuk Sözlüğü, Yetkin Yayınları, Ankara 2005, s.679

[49]  Anayurt Ö. a.g.e, s.226

[50] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.81

[51] Bu konu hakkındaki AİHM kararı için bkz Kıbrıs / Türkiye 10/07/1978 no:8007/77

[52] Anayurt Ö. a.g.e, s.227

[53] Ergül E., Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Uygulaması, Yargı Yayınları, Ankara 2003, s:48

[54] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.81

[55] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.82

[56] Gözübüyük Ş., Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna Başvuru Süresi, İnsan Hakları Yıllığı 1990, c.12, s:8

[57] Gözübüyük Ş., a.g.e. s:8, Batum S., Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türkiye, Kavram Yayınları, İstanbul 1996, s:40

[58] Doğru O., a.g.e C.1, s.426-434

[59] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.83

[60] Yıldız, K-leach, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Dava Götürme Kılavuzu, Belge Yayınları, Çeviren H.Zafer Korkmaz, İstanbul 2003, s:59

[61] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.82

[62] Anayurt Ö. a.g.e s:230

[63] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.84

[64] Bu konuda bkz. De Becker / Belçika  09.06.1958 No: 214 / 56, X / Hollanda  18.09.1961 No: 846 / 60 sayılı AİHM kararları

[65] Bu konuda bkz. X / Fransa 13.12.1982 No: 9587 / 81, Bozano / Fransa 15.05.1984 No: 9990 / 82

[66] Gölcüklü F., Gözübüyük Ş., a.g.e, s.85

[67] Anayurt Ö. a.g.e s.230

[68] Aksi görüş Tezcan., D – Erdem M., – Sancakdar o., 6 aylık sürenin kanaatimizce başvurunun yapıldığı tarihte değil, AİHM’ ye ulaştığı tarihte dolmuş olması durumunda yapılan başvurunun kabul edilmez olduğu sonucuna varmak gerekir. Ne var ki, AİHM, 8.7.1999 tarihli Erdoğdu /İnce kararında, Türk Hükü­meti’nin, Sözleşme’nin eski 25. maddesinde öngörülen iç hukukta verilen nihai kararı izleyen 6 aylık süre içerisinde başvurunun Komisyona gönderilmemi§ olduğu yönündeki savunmasını reddetmiştir. (No.29-30) Karara konu olan olayda, İstanbul 2 No’ lu DGM tarafından verilen 12.8.1992 tarihli karar sanığın yokluğunda, ancak müdafiin hazır bu­lunduğu bir durumda tefhim edilmiş temyiz incelemesi Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde duru§malı olarak sanık müdafiin hazır bulunduğu bir durumda yapılmıştır. Ayrıca Yar­gıtay’ın kararı, 9.2.1994 günü Yargıtay C. Başsavcısı’nın huzurunda, ancak sanık müda­fiinin yokluğunda açıklanmıştır.

Türk Hükümetinin savunmasına göre, 1.2.1994 tarihi, Yargıtay’ın onama kararı üzerine iç hukuk bakımından kararın kesinleşme tarihidir. Başvuranın, kararın kendisine tebliğ edildiği tarih olan 21.2.1994 tarihi esas alınsa bile, 6 aylık başvuru süresi yine de dolmuştur. Zira başvuru AİHK ‘e 24.8.1994′de ulaşmıştır. Muhakeme hukukunda, temel ilke dilekçenin gönderildiği değil, ulaştığı tarih olduğun­dan, başvurunun süre yönünden reddedilmesi gerekir.

Ne var ki, AİHM, Yargıtay’ın kararının başvuranlara 21.2.1994 tarihinde tebliğ edildiğini ve Komisyona, başvurularına ilişkin bütün bilgileri içeren ilk mektupları gönderdiği tarihin 24.8.1994 olduğunu tespit etmiştir. Mahkemeye göre başvuru­nun, mektubun üzerinde bulunan tarihten 4 gün sonra alınmış olması sürenin geçtiği anlamına gelmez. Görüldüğü üzere, gerek AİHM ve gerekse AİHK, posta­ya verme tarihinde 6 aylık sürenin aşılmış olup olmadığına bakmakta, Komisyona (şimdiki Mahkemeye) ulaşma tarihini göz önünde bulundurmamaktadır.

AİHM in söz konusu kararından, ilgililere kararın tebliğ veya tefhim tarihinin, başvurucunun başvuru süresinin işlemeye başladığı tarih olarak kabul edildiği sonucu çıkmaktadır. Mektup üzerindeki tarihe kadar 6 aylık süre dolmamı§ ise, AİHM’ ye ulaşma tarihinin geç olması, sürenin dolmasından sonra yapılmış bir başvuru olarak kabul edilemez. Nihayet karardan çıkan diğer önemli bir sonuç, temyiz incelemesinin duruşmalı veya duruşmasız yapılmasının sürenin işlemeye başlaması açısından önem taşımamasıdır. Temyiz incelemesi duru§malı yapıl­makla birlikte, şayet ilgili duru§maya katılmış değilse, kararın kendisine tebliğ e­dildiği tarihten itibaren 6 aylık süre işlemeye başlayacaktır. Oysa öğretide başvuru­nun ulaştığı tarihin değil, gönderildiği tarihin esas alınacağı kabul edilmektedir.

6 aylık süre iç hukukta “nihai kararın verilmesinden” itibaren işlemeye başlar. Bunun için olağan denetim muhakemesi yolu olan temyize gidilmiş ve kararın Yargıtay’ca onay­lanmış olması yeterlidir. Ayrıca olağanüstü denetim muhakemesi yollan olan karar dü­zeltme, yazılı emirle bozma ve yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulmuş olması­na gerek yoktur. Nitekim AİHM, 15.6.2000 tarihli Erdoğdu kararında karar düzeltmeye yalnızca C. Başsavcılığı’nca gidilebileceği, bunun doğrudan başvuran tarafından kullanılabilecek bir yol olmadığı gerekçesiyle tüketilmesine gerek olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Ancak iç hukuka göre gidilebilecek denetim muhakemesinin süresinin elde olmayan nedenlerle kaçınılması durumunda, eski hale getirme talebinde bulunulmuş olması da aranır161. Yine AİHK Türkiye’ye kar§ı 11.10.1994 tarihli Ayşe Nur Zarakolu kararında  karar düzeltme yolunun etkili bir iç hukuk yolu olmadığını ve dolayısıyla altı aylık süre­nin Yargıtay’ın temyiz incelemesi üzerine verdiği kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren başlayacağını belirtmiş ve karar düzeltme yoluna başvurulduğu için altı aylık sürenin aşılmış olması nedeniyle başvuruyu kabul edilemez bulmuştur. Kanaatimizce karar düzeltme yolu, idari yargıda olağan bir kanun yolu olarak kabul edilmesine rağmen niteliği gereği etkinliği göz önüne alındığında esasa ilişkin dikkate değer bir etkisi bu­lunmamaktadır. AİHM içtihatları da dikkate alındığında etkili bir başvuru yolu oluşturmaması nedeniyle yukarıda söylenilen hususlar burada da geçerli kabul edilebilir. Ger­çekten de başvururu konusundaki esasa ilişkin kararını açıklamış olan mahkemenin karar düzeltme nedenleri açısından yine aynı mahkemenin kararını yeniden gözden geçirmesini istemesi nedeniyle iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia etmek kanaatimizce inandırıcı bir gerekçe değildir. Çünkü mahkeme zaten kararını verirken gerekçelerini belirtmiştir. Kişinin bu gerekçelere dayanarak konuyu AİHM’ ye götürebilmesi AİHS’ in de amacına uygun bir yaklaşım olacaktır. Nitekim AİHK, 3.5.1993 tarihli Şenay Karaduman kararında, idari yargıda karar düzeltmenin başvuru konusu olan soruna etkili bir çözüm getirmediğini göz önüne alarak, bu yolun tüketilmesine gerek olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Yine Medeni Usul Hukuku’nda da, karar düzeltme olağan bir yargı yolu olarak kabul edilmekte ise de HUMK m.440′da öngörülen karar düzeltme nedenlerine bakıldığında, bu yolun Sözleşme’ye yönelik ihlali ortadan kaldırmak açısından yeterli ve etkili bir yol olmaması nedeniyle tüketilmesine gerek olmadığı kanaatindeyiz .a.g.e, s.115-117

[69] Anayurt Ö. a.g.e s.231

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestShare on TumblrDigg thisShare on StumbleUponShare on RedditFlattr the authorBuffer this pageEmail this to someone