Ayırt Etme Gücü Hakkında Yargıtay Kararları
YARGITAY
4. HUKUK DAİRESİ
E. 2009/12195
K. 2009/12541
T. 9.11.2009
• HAKSIZ EYLEM NEDENİYLE TAZMİNAT (Sorumluluk Kusura Dayandığı – Kusur Sorumluluğu İçin de Medeni Yasa’nın 13. Maddesinde Belirtilen Ayırt Etme Gücünün Varlığı Gerekli ve Yeterli Koşul Olduğu)
• KUSUR SORUMLULUĞU ( Haksız Eylem Nedeniyle Verilen Zararlardan Sorumluluk Kusura Dayandığı – Kusur Sorumluluğu İçin de Medeni Yasa’nın 13. Maddesinde Belirtilen Ayırt Etme Gücünün Varlığı Gerekli ve Yeterli Koşul Olduğu)
• TEMYİZ KUDRETİNİ HAİZ OLMAYANLARIN MESULİYETİ ( Yasada Gösterilen Ayrık Durumların Varlığı Durumunda Haksız Eylemleri Nedeniyle Verdikleri Zararlardan Sorumlu Tutulabilecekleri)
• AYIRT ETME GÜCÜ BULUNMAYANLARIN SORUMLULUĞU ( Zarara Uğrayan Yönünden deHissedilebilir Ölçüde Ekonomik Sonuçlar Doğurması Durumunda Haksız Fiillerinden Sorumlu Tutulabilecekleri)
4721/m.13,15
818/m.43,54
ÖZET : Kural olarak, haksız eylem nedeniyle verilen zararlardan sorumluluk kusura dayanır. Kusur sorumluluğu için de Medeni Yasa’nın 13. maddesinde belirtilen ayırt etme gücünün varlığı gerekli ve yeterli koşuldur. Diğer yandan, aynı Yasa’nın 15. maddesi gereğince yasada gösterilen ayrık durumların varlığı durumunda, ayırt etme gücü bulunmayanlar da haksız eylemleri nedeniyle verdikleri zararlardan sorumlu tutulabilirler. Bu ayrıksı durumlardan birisi de Borçlar Yasası’nın 54/1. maddesinde düzenlenmiş bulunan hak ve adalete dayalı nesnel ( objektif ) sorumluluktur.
Bu bağlamda, ayırt etme gücü bulunmayanın eyleminin doğurduğu özel tehlike, nesnel ölçüler içinde ona yüklenebilecek bir kusurun varlığı, eylemin gerçekleştiği sıradaki öznel ( sübjektif ) durumu ve zarara uğrayana yönelik tutumu ile tarafların ekonomik ve sosyal varlıklarının göz önünde tutulması gerekir. Özellikle, haksız eylemde bulunanın sorumluluğunun onun yönünden rahatlıkla katlanılabilir; zarara uğrayan yönünden de hissedilebilir ölçüde ekonomik sonuçlar doğurması durumunda, ayırt etme gücü bulunmayanın sorumlu tutulması benimsenebilir.
DAVA : Davacı Orman Bakanlığı vekili Avukat C… K… tarafından, davalı S… Y… ve U… Ö… vasisi M… B…. aleyhine 09/10/2003 gününde verilen dilekçe ile maddi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 18/06/2009 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili ile davalılar U… Ö… vasisi M… B…. taraflarından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:
KARAR : 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacı ile davalılardan U… Ö…’in aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.
2-Davacının diğer temyiz itirazına gelince; dava, haksız eylem nedeniyle uğranılan maddi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece, davalılardan S… Y… hakkındaki istem kusuru bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiş; diğer davalı U… Ö… hakkındaki istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, davacı ile davalılardan U… Ö… tarafından temyiz olunmuştur.
Davacı idareye ait olup davalılardan S… Y…’in sorumluluğu altında bulunan aracın, diğer davalı U… Ö… tarafından çalınmak istenmesi sırasında gerçekleşen kaza nedeniyle araç hasara uğramıştır. Davacı idare, aracın onarımı işin yapılan giderlerin zincirleme sorumluluk kuralları uyarınca ödetilmesini istemiştir.
Dosyadaki bilgi ve belgelerden, davalılardan S… Y… sorumluluğu altındaki aracı park ettiği; ancak, aracı çalışır durumda bıraktığı anlaşılmaktadır. Adı geçen davacının bu eylemi, onun bölüşük kusurunu oluşturduğundan, ortaya çıkan zararlı sonuç ile bu kusurlu eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmaktadır. Şu durumda, davalılardan S… Y…’de zarardan sorumlu tutulmalı; ancak, sorumlu tutulacağı tutardan Borçlar Yasası’nın 43. maddesi gereğince hak ve adalete ( hakkaniyete ) uygun bir indirim yapılıp yapılamayacağı değerlendirilerek zarar kapsamı belirlenmelidir.
Yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilmeyerek, yerinde olmayan gerekçeyle, davalılardan S… Y… hakkındaki istemin tümden reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.
3-Davalılardan U… Ö…’in diğer temyiz itirazına gelince; adı geçen davalının “kronik şizofreni” tanısı ile kısıtlanmasına karar verilerek kendisine bir vasi atandığı anlaşılmaktadır. Diğer yandan, yargılama aşamasında bu davalının dava konusu tazminatı ödeme gücü bulunmadığı da ileri sürülmüştür.
Kural olarak, haksız eylem nedeniyle verilen zararlardan sorumluluk kusura dayanır. Kusur sorumluluğu için de Medeni Yasa’nın 13. maddesinde belirtilen ayırt etme gücünün varlığı gerekli ve yeterli koşuldur. Diğer yandan, aynı Yasa’nın 15. maddesi gereğince yasada gösterilen ayrık durumların varlığı durumunda, ayırt etme gücü bulunmayanlar da haksız eylemleri nedeniyle verdikleri zararlardan sorumlu tutulabilirler. Bu ayrıksı durumlardan birisi de Borçlar Yasası’nın 54/1. maddesinde düzenlenmiş bulunan hak ve adalete dayalı nesnel ( objektif ) sorumluluktur.
Bu düzenleme ile yargıca, her olayı çevreleyen koşullar gözetilmek suretiyle, geniş bir takdir yetkisi verilmiştir. Bu bağlamda, ayırt etme gücü bulunmayanın eyleminin doğurduğu özel tehlike, nesnel ölçüler içinde ona yüklenebilecek bir kusurun varlığı, eylemin gerçekleştiği sıradaki öznel ( sübjektif ) durumu ve zarara uğrayana yönelik tutumu ile tarafların ekonomik ve sosyal varlıklarının göz önünde tutulması gerekir. Özellikle, haksız eylemde bulunanın sorumluluğunun onun yönünden rahatlıkla katlanılabilir; zarara uğrayan yönünden de hissedilebilir ölçüde ekonomik sonuçlar doğurması durumunda, ayırt etme gücü bulunmayanın sorumlu tutulması benimsenebilir.
Yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, Borçlar Yasası’nın 54/1. maddesi gereğince, zararın tümünün veya bir bölümünün davalılardan U… Ö…’den alınması gerekip gerekmediğinin tartışılmamış olması doğru olmadığından karar bu nedenle de bozulmalıdır.
SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda ( 2 ) sayılı bentte gösterilen nedenlerle davacı yararına; ( 3 ) sayılı bentte gösterilen nedenlerle davalılardan U… Ö… yararına BOZULMASINA; davacı ile davalılardan U… Ö…’in öteki temyiz itirazlarının ilk bentteki nedenlerle reddine ve temyiz eden taraflardan peşin alınan harçların istekleri halinde geri verilmesine, 09.11.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2004/1-743
K. 2004/740
T. 22.12.2004
• EHLİYETSİZLİK NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİL ( Karşı Tarafın İyiniyetli Olmasının O İşlemi Geçerli Kılmayacağı )
• TAPU İPTALİ VE TESCİL ( Ehliyetsizlik Nedenine Dayalı – Karşı Tarafın İyiniyetli Olmasının O İşlemi Geçerli Kılmayacağı )
• AYIRT ETME GÜCÜ OLMAYAN KİMSENİN TASARRUFU ( Taşınmaz Satışı – Geçerli Bir İradesinin Bulunmaması Nedeniyle Yapacağı İşlemlere Sonuç Bağlanamayacağı )
• TASARRUFUN HUKUKİ HÜKÜM İFADE ETMEMESİ ( Ayırtım Gücü Bulunmayan Kimse/Geçerli Bir İradesinin Bulunmaması – Taşınmaz Satışı )
• İYİNİYET ( Ayırtım Gücü Bulunmayan Kimsenin Taşınmaz Satışı – Karşı Tarafın İyiniyetli Olmasının O İşlemi Geçerli Kılmayacağı )
• AYIRT ETME GÜCÜ ( Nisbi Bir Kavram Olması Kişiye Eylem ve İşleme Göre Değişmesi – Bu Yönde En Yetkili Sağlık Kurulundan Özellikle Adli Tıp Kurumundan Rapor Alınması Gereği )
• BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ (Akıl Hastalığı Veya Akıl Zayıflığının Bilirkişi Raporu İle Belirlenebileceği )
4721/m.9, 10, 13, 15, 409
1086/m.286
ÖZET : Dava, ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyiniyetli olması o işlemi geçerli kılmaz.
Ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirlenebileceği öngörmüştür.
Hal böyle olunca, yasa hükümleri çerçevesinde bir araştırma yapılarak tüm delillerin birlikte değerlendirilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir
DAVA : Taraflar arasındaki “tapu iptali, tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir Asliye 4.Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 20.10.2003 gün ve 1999/725 E. 2003/986 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 16.03.2004 gün ve 2003/14409-2961 sayılı ilamı ile; ( …Dava, ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı tapu iptal-tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden; toplanan delillerden; çekişme konusu 5 parsel sayılı taşınmazdaki 3 ve 5 nolu bağımsız bölümün 14.6.1999 tarihli akitle, davacı tarafından davalıya satış yoluyla temlik edildiği anlaşılmaktadır.
Davacı, bu temliklerde kayıt malikinin ehliyetsiz olduğunu ileri sürmüş, ne varki, mahkemece bu konuda yeterli bir araştırma yapılmamıştır.
Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti ( gücü ) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç ( yükümlülük ) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9.maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10.maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek “ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13.maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” Denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. ( Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11/6/1941 tarih 4/21 ).
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tesbitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibarıyla ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar HUMK.nun 286.maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutalaası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.
Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirlenebileceği öngörmüştür.
Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeler ve yasa hükümleri çerçevesinde bir araştırma yapılarak tüm delillerin birlikte değerlendirilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün belirtilen nedenlerden ötürü, HUMK.nun 428.maddesi gereğince bozulmasına… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kuru1u’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 22.12.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.
T.C.
YARGITAY
19. HUKUK DAİRESİ
E. 2011/2792
K. 2011/13764
T. 3.11.2011
• BORÇLU OLMADIĞININ TESPİTİ ( Hastalık ve Yaşlılık Nedeniyle Hukuki İşlemin Geçersizliği İddiası – Davacının Senedin Tanzim Tarihi İtibariyle Fiil Ehliyetinin Bulunup Bulunmadığının Tespiti Yönünden Yeniden Rapor Alınarak Karar Verileceği )
• AYIRT ETME GÜCÜ ( Borçlu Olmadığının Tespiti – Adli Tıp Kurumundan Rapor Alındığı/Rapora İtiraz Edildiği – Davacının Senedin Tanzim Tarihi İtibariyle Fiil Ehliyetinin Bulunup Bulunmadığının Tespiti Yönünden Yeniden Rapor Alınacağı )
• FİİL EHLİYETİ YOKLUĞU İDDİASI ( Borçlu Olmadığının Tespiti/Hastalık ve Yaşlılık Nedeniyle Hukuki İşlemin Geçersizliği İddiası – Davacının Senedin Tanzim Tarihi İtibariyle Fiil Ehliyetinin Bulunup Bulunmadığının Tespiti Yönünden Yeniden Rapor Alınarak Karar Verileceği )
• SENEDİN TANZİM TARİHİNDE FİİL EHLİYETİNİN BULUNMADIĞI İDDİASI ( Bulunup Bulunmadığının Tespiti Yönünden Yeniden Rapor Alınarak Karar Verileceği – Borçlu Olmadığının Tespiti )
• HASTALIK VE YAŞLILIK NEDENİYLE HUKUKİ İŞLEMİN GEÇERSİZLİĞİ İDDİASI ( Borçlu Olmadığının Tespiti – Adli Tıp Kurumundan Rapor Alındığı/Rapora İtiraz Edildiği – Davacının Senedin Tanzim Tarihi İtibariyle Fiil Ehliyetinin Bulunup Bulunmadığının Tespiti Gereği )
2004/m.72
818/m.28
4721/m.9,10
ÖZET : Davacı vekili, 85 yaşındaki müvekkilinin geçirmiş olduğu hastalıklar sebebiyle yapmış olduğu işlerin hukuki sonuçlarını ayırt etme gücünün bulunmadığını, bonodaki imzanın sahte veya davacının hastalığı kullanılarak imzanın hile ile alınmış olabileceğini belirterek müvekkilinin davalıya borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Dava konusu senedin tanzim tarihi 20.6.2009 olduğu halde 05.07.2009 tarihi itibariyle davacının fiil ehliyetini haiz olup olmadığı yönünden Adli Tıp Kurumundan rapor alınmıştır. Öte yandan davalı vekili anılan rapora itiraz ederek davacının demans rahatsızlığı nedeniyle fiil ehliyetinin bulunup bulunmadığının belirlenebilmesi için bir takım testlerden geçmesi gerektiğini ileri sürmüştür.Gerçekten de Adli Tıp raporu içeriğinden davacıya bir kısım testlerin uygulanmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda mahkemece davalı vekilinin itirazları da değerlendirilerek davacının senedin tanzim tarihi itibariyle fiil ehliyetinin bulunup bulunmadığının tespiti yönünden yeniden rapor alınarak varılacak uygun sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
KARAR : Davacı vekili, davalının müvekkili aleyhine bonoya dayalı takip başlattığını, müvekkilinin 1925 doğumlu 85 yaşında olduğunu, yaşı itibariyle ve geçirdiği hastalıklar sebebiyle makul suretle hareket kabiliyetini kaybettiğini, müvekkilinin davalıya bono düzenleyip verdiğini hatırlamadığı gibi borcun sebebini de bilmediğini, bononun tanzim tarihi itibariyle davalının müvekkiline borç vermesini gerektirir bir durumun mevcut olmadığını, davacının yapmış olduğu işlerin hukuki sonuçlarını ayırt etme gücünün bulunmadığını, bonodaki imzanın sahte veya davacının hastalığı kullanılarak imzanın hile ile alınmış olabileceğini belirterek müvekkilinin davalıya borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davacının emlakçılık yaptığını, müvekkilinin de seyyar olarak aynı işi yapmakta olduğunu, davacının emlak bürosunu içindeki eşyalarla müvekkiline devretmek için teklifte bulunduğunu, tarafların 9.000 TL’ye anlaştıklarını, müvekkilince 3.500 TL’nin peşin olarak ödendiğini, kalan 5.500 TL’nin ise büro malikinin müvekkiliyle kira sözleşmesi yapması halinde davacıya ödeneceğinin kararlaştırıldığını, dava dışı büro maliki tarafından kira sözleşmesi yapılmak istenmeyince müvekkilinin davacıdan ödediği tutarı istediğini, davacının ise parayı harcadığını söyleyerek dava konusu senedi verdiğini, davacı iddialarının gerçeği yansıtmadığını bildirerek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece toplanan delillere ve Adli Tıp Kurumu raporuna göre, dava konusu bononun tanzim tarihi itibariyle davacının fiil ehliyetini haiz olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne, davacının takibe konu bonodan dolayı davalıya borçlu olmadığının tespitine karar verilmiş, hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan öteki temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2- Dava konusu senedin tanzim tarihi 20.6.2009 olduğu halde 05.07.2009 tarihi itibariyle davacının fiil ehliyetini haiz olup olmadığı yönünden Adli Tıp Kurumundan rapor alınmıştır. Öte yandan davalı vekili anılan rapora itiraz ederek davacının demans rahatsızlığı nedeniyle fiil ehliyetinin bulunup bulunmadığının belirlenebilmesi için bir takım testlerden geçmesi gerektiğini ileri sürmüştür.Gerçekten de Adli Tıp raporu içeriğinden davacıya bir kısım testlerin uygulanmadığı anlaşılmıştır.
Bu durumda mahkemece davalı vekilinin itirazları da değerlendirilerek davacının senedin tanzim tarihi olan 20.6.2009 tarihi itibariyle fiil ehliyetinin bulunup bulunmadığının tespiti yönünden yeniden rapor alınarak varılacak uygun sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir.
SONUÇ : Yukarıda ( 1 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, ( 2 ) nolu bentte belirtilen sebeplerle hükmün BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 03.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
E. 2005/13863
K. 2006/1109
T. 13.2.2006
• ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA KAYDI İLE TEMLİK ( Ehliyetsiz Olduğu İddia Edilen Kişiye Ait Doktor Raporları Hasta Müşahede Kağıtları Film Grafilerinin Eksiksiz Getirtilmesi Zorunlu Olduğu )
• AYIRT ETME GÜCÜNDEN YOKSUNLUK ( Geçerli Bir İradesinin Bulunmaması Nedeniyle İstisnalar Hariç Yapacağı İşlemlere Sonuç Bağlanamayacağından Karşı Tarafın İyi Niyetli Olması İşlemi Geçerli Kılmadığı )
• TAPU İPTALİ VE TESCİL ( Ehliyetsiz Olduğu İddia Edilen Kişiye Ait Doktor Raporları Hasta Müşahede Kağıtları Film Grafilerinin Eksiksiz Getirtilmesi Zorunlu Olduğu )
• EHLİYETİN TESPİTİ ( Doktor Raporları Hasta Müşahede Kağıtları Film Grafilerinin Eksiksiz Getirtilmesi Zorunlu Olduğu – Tapu İptali ve Tescil )
4721/m.9, 10, 13, 15, 409
1086/m.286
ÖZET : Dava, tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması, işlemi geçerli kılmaz, Yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur.
DAVA : Taraflar arasında görülen davada;
Davacı vasisi, davalının davacının oğlu olduğunu, 351 ve 352 nolu parsellerin ölünceye kadar bakma sözleşmesiyle davalıya temlik edildiğini, davalının bakım borcunu yerine getirmediğini ileri sürerek, tapu kaydının iptali ile davacı adına tescilini istemiş olup, yargılama sırasında davcının ölümü ile mirasçıları davaya dahil edilerek miras paylan oranında adlarına tescil isteminde bulunmuşlardır.
Davalı, bakım borcunu yerine getirdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın ispatlanamadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi S.’in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Dava, tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece,davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden,toplanan delillerden;yargılama aşamasında ölen davacı …’in maliki bulunduğu çekişmeli 351 ve 352 parsel sayılı taşınmazlarını 30.7.1991 tarihli akitle ve ölünceye kadar bakma kaydıyla davalıya temlik ettiği ,bundan bir süre sonra 22.12.1995 tarihinde vesayet altına alındığı anlaşılmaktadır.
Davacı, temliki işlemin ehliyetsizlikle sakat olduğu gibi, bakım akdi gereklerinin de yerine getirilmediğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. Bu durumda davada ehliyetsizlik ve akde aykırılık hukuksal nedenlerine dayanıldığı kabul edilmelidir.Ne var ki, öncelikle inceleme konusu yapılması gereken ehliyetsizlik hukuksal nedeni yönünden mahkemece bir araştırma yapılmış değildir.
Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırdedebilme kudreti ( gücü )bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç ( yükümlülük )altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun” fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük )altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit )olmayı kabul ederek “ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca, ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen aynk durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. ( Yargıtay İçtihadı Birleştirme Karan 11.6.1941 tarih 4/21 )
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporlan, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar H.U.M.K.’nun 286 maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mütalaası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.
Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli tıp kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Hal böyle olunca, yukarıda açıklandığı üzere gerekli araştırmanın yapılması, davacının çekişmeli taşınmazların temlikine dair akit tarihinde ehliyetli olduğunun saptanması halinde, akde aykırılık nedeni üzerinde durularak bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturmaya dayalı olarak hüküm kurulması doğru değildir.
SONUÇ : Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenden ötürü H.U.M.K.’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 13.2.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
14. HUKUK DAİRESİ
E. 2006/8034
K. 2006/10301
T. 3.10.2006
• İNANÇ SÖZLEŞMESİ ( Tapu İptali ve Tescil – Ayırtım Gücü Bulunmayan Kimsenin Geçerli Bir İradesi Olmayacağından Yasada Gösterilen Ayrık Haller Hariç Yapacağı İşlemlere Sonuç Bağlanamayacağı )
• TAPU İPTALİ VE TESCİL ( İnanç Sözleşmesine Dayalı – Ayırtım Gücü Bulunmayan Kimsenin Geçerli Bir İradesi Olmayacağından Yasada Gösterilen Ayrık Haller Hariç Yapacağı İşlemlere Sonuç Bağlanamayacağı )
• AYIRT ETME GÜCÜ OLMAYAN KİMSE ( Geçerli Bir İradesi Olmayacağından Yasada Gösterilen Ayrık Haller Hariç Yapacağı İşlemlere Sonuç Bağlanamayacağı )
• FİİL EHLİYETİ YOKLUĞUNUN İLERİ SÜRÜLMESİ ( Bu Olgu Eldeki Davayı Dava Ehliyeti Yönünden Etkileyeceği Gibi Bu Davanın Tarafları İle Açıldığı Bildirilen Davanın Tarafları Dava Konusu Parsellerde Birlik Olduğu – Davaların Birleştirilmesi Gereği )
• DAVALARIN BİRLEŞTİRİLMESİ ( İnanç Sözleşmesine Dayalı Tapu İptali ve Tescil – Davanın Tarafları İle Açıldığı Bildirilen Davanın Tarafları Dava Konusu Parsellerde Birlik Olduğundan Davaların Birleştirilmesi Gereği )
1086/m.45
5.2.1947 tarih 20/6 sayılı YİBK
ÖZET : Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davranışlarının eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç altına girebilme ehliyeti yoktur. Bu yüzden ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesi olmayacağından Yasada gösterilen ayrık haller hariç yapacağı işlemlere sonuç bağlanamaz. Davayı açan kişinin fiil ehliyeti yokluğu ileri sürüldüğünden bu olgu eldeki davayı dava ehliyeti yönünden etkileyeceği gibi bu davanın tarafları ile açıldığı bildirilen davanın tarafları, dava konusu parsellerde birlik vardır. Bu hali ile davalarda biri hakkında verilecek hüküm diğerini de etkileyecektir. O nedenle mahkemece HUMK.nun 45. maddesi uyarınca davaların birleştirilerek görülmesi zorunludur. Mahkemece açıklanan olgular gözetilerek her iki davanın birleştirilmesi ve birleştirme sonucu davaların esası hakkında bir hükme varılması gerekir.
DAVA : Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 15.3.2004 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve tescil istenmesi üzerine yapılan muhakeme sonunda; davanın reddine dair verilen 7.3.2006 günlü hükmün Yargıtayca duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle tayin olunan 3.10.2006 günü için yapılan tebligat üzerine gelen olmadı. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
KARAR : Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
Mahkemece, dava reddedilmiş, hükmü davacı temyiz etmiştir.
5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında vurgulandığı üzere inanç sözleşmesi inanılana bir hakkın kullanılmasında davranışlarını inananın tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yükler. Diğer bir anlatımla ve genelde inanılan kişi inanan namına yapılacak bir işlemden sonra taşınmaz mülkiyetini inanana geçirme borcu ile yükümlüdür. Kuşkusuz bu borç yerine getirilmezse dava yolu ile mahkemeden hüküm alınması olanaklıdır.
Somut olayda, az yukarıda sözü edilen Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince yazılı delille ispatı zorunlu inanç ilişkisinin varlığı davacı tarafından kanıtlanamamıştır. Mahkemenin inanç ilişkisine dayalı bu davayı reddetmesinde yanılgı yoktur.
Ancak, dosya kapsamından 69 yaşında olduğu anlaşılan davacıya akıl zayıflığı nedeniyle vasi tayin edildiği, vasi tarafından davalı aleyhine ehliyetsizlik iddiası ile aynı taşınmazlar için tapu iptali ve tescil davası açıldığı bu davanın mahkemenin 2005/235 esasında kayıtlı ve derdest olduğu anlaşılmaktadır.
Gerçekten, davranışlarının eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç altına girebilme ehliyeti yoktur. Bu yüzden ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesi olmayacağından Yasada gösterilen ayrık haller hariç yapacağı işlemlere sonuç bağlanamaz. Davayı açan kişinin fiil ehliyeti yokluğu ileri sürüldüğünden bu olgu eldeki davayı dava ehliyeti yönünden etkileyeceği gibi bu davanın tarafları ile açıldığı bildirilen davanın tarafları, dava konusu parsellerde birlik vardır. Bu hali ile davalarda biri hakkında verilecek hüküm diğerini de etkileyecektir. O nedenle mahkemece HUMK.nun 45. maddesi uyarınca davaların birleştirilerek görülmesi zorunludur. Mahkemece açıklanan olgular gözetilerek her iki davanın birleştirilmesi ve birleştirme sonucu davaların esası hakkında bir hükme varılması yerine yazı biçimde karar kurulması doğru görülmediğinden hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, istek halinde peşin yatırılan temyiz harcının yatırana iadesine, 03.10.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
T.C.
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/9925
K. 2004/13402
T. 7.12.2004
• EHLİYETSİZLİK ( Tapu İptali ve Tescil – Ayırt Etme Gücünün Nisbi Bir Kavram Olması Kişiye Eylem ve İşleme Göre Değiştiği/Bu Yönde Adli Tıp Kurumundan Rapor Alınması Gereği )
• AYIRT ETME KABİLİYETİ ( Bulunmayan Kimsenin Geçerli Bir İradesinin Bulunmaması Nedeniyle Kanunda Gösterilen Ayrık Durumlar Saklı Kalmak Üzere Yapacağı İşlemlere Sonuç Bağlanamayacağından Karşı Tarafın İyi Niyetli Olması O İşlemi Geçerli Kılmadığı )
• İYİNİYET ( Ayırt Etme Gücü Bulunmayan Kimsenin Geçerli Bir İradesinin Bulunmaması Nedeniyle Kanunda Gösterilen Ayrık Durumlar Saklı Kalmak Üzere Yapacağı İşlemlere Sonuç Bağlanamayacağından Karşı Tarafın İyi Niyetli Olması O İşlemi Geçerli Kılmadığı )
4721/m.15,409/2
ÖZET : Dava, ehliyetsizlik ve vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. Ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli tıp kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
DAVA : Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, hukuki ehliyetinin bulunmadığını: 1 parseldeki 13 nolu bağımsız bölümün maliki iken, oğlu Mehmet’in kendisinin bu durumundan yararlanarak aldığı vekaletname ile taşınmazı muvazaalı olarak davalıya temlik ettiğini ileri sürerek, taşınmaz tapusunun iptaline ve adına tesciline karar verilmesini istemiş, davaya yargılama sırasında davacıya tayin edilen vasi ile devam edilmiştir.
Davalı, taşınmazı tapu siciline güvenerek iyiniyetle satın aldığını bildirerek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davacının tasarruf ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalı tarafından süresinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 7.12.2004 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Av.Ahmet Kavak ile temyiz edilen Mehmet Potuk geldiler, diğer temyiz edilene çıkarılan davetiyenin tebliğ edilemeden döndüğü ve gelmediği görüldü, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verilen ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin ve asilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı bilahare Tetkik Hakimi N.Semra Soydaş tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Dava, ehliyetsizlik ve vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, ehliyetsizlik iddiası sabit görülmek suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden, çekişme konusu 1 parseldeki 13 nolu bağımsız bölümün, hükümden sonra ölen davacı Ayşeli tarafından dava dışı Mehmet’e verilen 1.3.2002 tarihli vekaletname ile satış yolu ile davalıya temlik edildiği görülmektedir.
Temlik işlemine esas teşkil eden vekaletnamenin düzenlenmesi nedeniyle davacı hakkında alınan tabip raporları ile, davacının vesayet altına alınmasına dair rapor ve son olarak Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümünden alınan raporlar arasında tam bir uyum bulunduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Öte yandan hükme dayanak yapılan Üniversite Hastanesi raporunun da, gerek vekaletin düzenlenmesi, gerekse satışın yapılması tarihleri bakımından açık bir görüş bildirdiği söylenemez.
Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırdedebilme kudreti ( gücü ) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç ( yükümlülük ) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanununun ” fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir ” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek ” ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. ” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü ” eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde ” yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir. ” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. ( Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21 )
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tesbitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar HUMK.nun 286. maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutaalası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.
Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli tıp kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeler gözetilmek suretiyle, davacı hakkında alınan tüm rapor ve dayanağı belgelerin Adlı Tıp Kurumuna gönderilmesi; anılan kurumdan davacının vekaletname düzenlenme tarihi olan 1.3.2002 ile satış günü olan 19.3.2002 tarihlerinde tasarruf ehliyetinin bulunup bulunmadığı yönünde rapor alınması, ehliyetsizliğinin saptanması halinde davanın kabul edilmesi; aksi halde davada dayanılan diğer hukuki sebep olan vekalet görevinin kötüye kullanılması nedeni üzerinde durulması ve sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, eksik soruşturma ile yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru değildir.
SONUÇ : Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 4.12.2003 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 375.000.000 TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 07.12.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2011/11246
K. 2011/12319
T. 14.7.2011
• EVLİLİĞİN İPTALİ ( Karar Verilebilmesi İçin Eşlerden Birinin Evlenme Sırasında Sürekli Bir Sebeple Ayırt Etme Gücünden Yoksun Bulunmasının Şart Olduğu )
• AYIRT ETME GÜCÜ ( Evliliğin İptaline Karar Verilebilmesi İçin Eşlerden Birinin Evlenme Sırasında Sürekli Bir Sebeple Ayırt Etme Gücünden Yoksun Bulunmasının Şart Olduğu – Sonradan Kazanılması Durumunda Mutlak Butlan Davasını Yalnız Ayırt Etme Gücünü Sonradan Kazanan veya Akıl Hastalığı İyileşen Eş Açabileceği )
• MUTLAK BUTLAN ( Ayırt Etme Gücünün Sonradan Kazanılması Durumunda Mutlak Butlan Davasını Yalnız Ayırt Etme Gücünü Sonradan Kazanan veya Akıl Hastalığı İyileşen Eş Açabileceği )
• ÇELİŞKİLİ ADLİ TIP RAPORU ( Davalının Akıl Hastalığının Sonradan İyileşip İyileşmediği veya Ayırt Etme Gücünü Sonradan Kazanıp Kazanmadığı Hususunda Adli Tıp Kurumu Kanununun 15. Md. Gereğince Adli Tıp Genel Kurulundan Rapor Alınması Gerektiği )
• ADLİ TIP RAPORU ( Kendi İçinde Çelişkili Olması/Evliliğin İptali İstemi – Davalının Akıl Hastalığının Sonradan İyileşip İyileşmediği veya Ayırt Etme Gücünü Sonradan Kazanıp Kazanmadığı Hususunda Adli Tıp Genel Kurulundan Rapor Alınması Gerektiği )
4721/m.145/2,147/2
2659/m.15
ÖZET : Türk Medeni Kanunu’nun 145/2. maddesindeki sebeple evliliğin iptaline karar verilebilmesi için, eşlerden birinin evlenme sırasında sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun bulunması şarttır. Ayırt etme gücünün sonradan kazanılması durumunda, mutlak butlan davasını yalnız ayırt etme gücünü sonradan kazanan veya akıl hastalığı iyileşen eş açabilir.
Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun sözü edilen raporu, davalının muayenesinin yapıldığı tarih itibarıyla ayırt etme gücünü kazandığını veya hastalığının iyileştiğini gösterir nitelikte olmayıp kendi içinde çelişkilidir. Bu durumda davalının akıl hastalığının sonradan iyileşip iyileşmediği veya ayırt etme gücünü sonradan kazanıp kazanmadığı hususunda 2659 Sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 15. maddesi gereğince Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınması ve hasıl olacak sonucuna göre hüküm kurulması gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Türk Medeni Kanunu’nun 145/2. maddesindeki sebeple evliliğin iptaline karar verilebilmesi için, eşlerden birinin evlenme sırasında sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun bulunması şarttır. Ayırt etme gücünün sonradan kazanılması durumunda, mutlak butlan davasını yalnız ayırt etme gücünü sonradan kazanan veya akıl hastalığı iyileşen eş açabilir. ( T.M.K. madde 147/2 ) Taraflar 19.3.2002 tarihinde evlenmişlerdir. Akit tarihinde davalının “psikotik bozukluk” denilen akıl hastalığına maruz bulunduğu, bu sebeple ayırt etme gücünden yoksun olduğu Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun 21.4.2010 tarihli 1362 Sayılı raporu ile belirlenmiştir. Ne var ki aynı raporda, davalının kurulda 25.2.2009 tarihinde yapılan muayenesinde “…fiil ehliyetine müessir, hareket serbestisi ile olayları kavrayıp onlardan sağlıklı sonuçlara varabilme yeteneğini kaldıracak mahiyet ve derecede herhangi bir psikotik araz saptanmadığından…” söz edilmiş, bunun devamında ise “… remisyonda psikotik bozukluk tespit edildiği…” ifadesine yer verilmiştir. Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun sözü edilen raporu, davalının muayenesinin yapıldığı tarih itibarıyla ayırt etme gücünü kazandığını veya hastalığının iyileştiğini gösterir nitelikte olmayıp kendi içinde çelişkilidir. Bu durumda davalının akıl hastalığının sonradan iyileşip iyileşmediği veya ayırt etme gücünü sonradan kazanıp kazanmadığı hususunda 2659 Sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 15. maddesi gereğince Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınması ve hasıl olacak sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken bu yön üzerinde durulmadan eksik inceleme ile hüküm tesisi doğru bulunmamıştır.
SONUÇ : Temyiz edilen hükümün yukarda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer yönlerin incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14.7.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
6. HUKUK DAİRESİ
E. 2010/14334
K. 2011/3364
T. 21.3.2011
• ELBİRLİĞİ MÜLKİYETİNİN PAYLI MÜLKİYETE ÇEVRİLMESİ ( Ayırt Etme Gücüne Sahip Küçükler ve Kısıtlılar Kural Olarak Dava Ehliyetine Sahip Olmadığı – Temyiz Kudretine Sahip Küçükler ve Kısıtlılar Davada Kanuni Temsilcileri Tarafından Temsil Edileceği
• AYIRT ETME GÜCÜNE SAHİP KÜÇÜKLER VE KISITLILAR ( Kural Olarak Dava Ehliyetine Sahip Olmadığı – Temyiz Kudretine Sahip Küçükler ve Kısıtlılar Davada Kanuni Temsilcileri Tarafından Temsil Edileceği )
• HUSUMET ( Elbirliği Mülkiyetinin Paylı Mülkiyete Çevrilmesi İstemi – Davalının Yasal Temsilcisinin Saptanarak Husumetin Yasal Temsilcisine Yöneltilmesi Gerektiği )
• TEMYİZ KUDRETİ ( Sahip Küçükler ve Kısıtlılar Davada Kanuni Temsilcileri Tarafından Temsil Edileceği )
1086/m.38
4721/m.16
ÖZET : Dava, miras bırakanın banka hesabında bulunan nakit para üzerindeki elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete çevrilmesi istemine ilişkindir. Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar kural olarak dava ehliyetine sahip değildir. Bu sebeple temyiz kudretine sahip küçükler ve kısıtlılar davada kanuni temsilcileri tarafından temsil edilir. Bu durumda, davalının yasal temsilcisinin saptanarak husumetin yasal temsilcisine yöneltilmesi gerekirken, taraf teşkili sağlanmadan işin esasına girilerek karar verilmesi doğru değildir.
DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarda tarih ve numarası yazılı elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete çevrilmesi davasına dair karar davalı H. Ç. kayyımı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Dava, miras bırakanın banka hesabında bulunan nakit para üzerindeki elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete çevrilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne, bankada bulunan nakit para üzerindeki elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete çevrilmesine karar verilmiş, hüküm davalılardan H. Ç. kayyımı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Davada taraf olarak gösterilen M. Ç.’ya dava dilekçesinin tebliğ edilmediği dosyaya sunulan Ha. Ç.’nun mirasçılarını gösteren 21.5.2009 tarihli mirasçılık belgesinden davalı M. Ç.’nun 25.8.1993 doğumlu olduğu, dava tarihi itibariyle de 18 yaşını tamamlamadığı anlaşılmaktadır. Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar kural olarak dava ehliyetine sahip değildir. ( H.U.M.K.’nun 38 ve T.M.K.’nun 16. maddesi ) Bu sebeple temyiz kudretine sahip küçükler ve kısıtlılar davada kanuni temsilcileri tarafından temsil edilir. Bu durumda, davalı M. Ç.’nun yasal temsilcisinin saptanarak husumetin yasal temsilcisine yöneltilmesi gerekirken, taraf teşkili sağlanmadan işin esasına girilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmadığından hükümün bozulması gerekmiştir. Hüküm bu sebeple bozulmalıdır.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle hükümün BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair hususların incelenmesine şimdilik yer olmadığına ve istenmesi halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 21.3.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
E. 2011/18160
K. 2011/17969
T. 17.11.2011
• AYIRT ETME GÜCÜ BULUNMAYAN KİMSE ( Fiillerinin Hukuki Sonuç Doğurmayacağı Tam Ehliyetsizin Hukuki İşlemlerinin Hükümsüz Olduğu – Akıl Hastalığı veya Zayıflığı Nedeniyle Kısıtlananlara Vasi Atanacağı Vasinin Vasi Atandığı Kişinin Taraf Olduğu Davalarda Onu Temsil Edeceği )
• AKIL HASTALIĞI VEYA ZAYIFLIĞI NEDENİYLE VASİ ATANMASI ( Vasinin Vasi Kararıyla Vesayeti Altındaki Kişiyi Davada Temsil Edemeyeceği – Vasinin Vesayeti Altındaki Kişiyi Davada Temsil Edebilmesi Adına Dava Açabilmesi İçin Sulh Hukuk Mahkemesince Husumet İzni Verilmesi Gereği )
• VASİNİN VESAYETİ ALTINDAKİ KİŞİYİ DAVADA TEMSİL ETMESİ ADINA DAVA AÇABİLMESİ ( Vasi Tayini Kararı ile Yapılamayacağı – Vasinin Vesayeti Altındaki Kişiye Açılan Davada Onu Temsil Edebilmesi veya Adına Dava Açabilmesinin Sulh Hukuk Mahkemesince Verilecek Husumet İznine Bağlı Olduğu )
4721/m. 15, 405
ÖZET : Kural olarak tam ehliyetsizlerin hukuki işlemleri hükümsüzdür. Kanun, tam ehliyetsizlerin yaptıkları hukuki işlemleri batıl sayarken, bu gibi kimseleri korumak, kendi menfaatlerine aykırı işlemlerin yapılması suretiyle, üçüncü kişilerce sömürülmelerine engel olmak amacını gütmüştür.
Vasi vesayeti altındaki kişinin taraf bulunduğu davalarda onu temsil eder. Ancak vasi yalnız vasi tayini kararıyla vesayeti altındaki kişiyi davada temsil edemez vasinin vesayeti altındaki kişi adına dava açıp takip edebilmesi için Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından husumet izni verilmiş olması gerekir.
DAVA : Dava dilekçesinde 21.616.00 TL alacağın ödeme tarihinden faiz ve masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüyle alacağın dava tarihinden itibaren yasal faiziyle tahsili cihetine gidilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
KARAR : Davacı vekili, müvekkili kurumun kadastro öncesi santral inşası için acele el koyma kararıyla kamulaştırmasız el attığı taşınmazdan dolayı davalıya ait olduğu zannedilerek, kamulaştırma tazminatı olarak 21.616,00 TL bedel yatırıldığını, bedelin davalı tarafından alındığını, ancak kadastro sonrası bu yerin başka şahıslar adına tespiti sebebiyle yeniden tazminat ödendiğini, davalıya yapılan ödemenin sebepsiz kaldığını beyanla ödenen bu miktarın faiziyle birlikte tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı, cevap vermemiştir.
Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Hükmün temyizi üzerine köy muhtarı, davalının yaşlı olması ve hafıza kaybı sebebiyle 2 yıldır dengesini sağlayamadığını bildirmekle, davalı rapora sevk edilmiş, “Kendi işlerini görecek güce sahip olmadığı, karar veremeyeceği ve vasi tayini gerektiği” bildirilmiştir.
tmk’nın 15. maddesine göre, “Kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukuki sonuç doğurmaz”. Görüldüğü gibi, kural olarak tam ehliyetsizlerin hukuki işlemleri hükümsüzdür. Kanun, tam ehliyetsizlerin yaptıkları hukuki işlemleri batıl sayarken, bu gibi kimseleri korumak, kendi menfaatlerine aykırı işlemlerin yapılması suretiyle, üçüncü kişilerce sömürülmelerine engel olmak amacını gütmüştür.
Türk Medeni Kanununun 405. maddesi uyarınca “akıl hastalığı ve akıl zayıflığı sebebiyle işlerini göremeyen veya korunması ve bakımı için kendisine sürekli yardım gereken ya da başkalarının güvenliğini tehlikeye sokan her ergin kısıtlanır” ve 413. madde uyarınca da kendisine bir vasi atanır. Vasi vesayeti altındaki kişinin taraf bulunduğu davalarda onu temsil eder. Ancak vasi yalnız vasi tayini kararıyla vesayeti altındaki kişiyi davada temsil edemez vasinin vesayeti altındaki kişi adına dava açıp takip edebilmesi için Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından husumet izni verilmiş olması gerekir.
Bu durumda, mahkemece yukarıdaki açıklamalar dikkate alınarak davalıya vasi tayini işlemi sağlanarak, vasiye dava dilekçesi ve duruşma günü tebliğ edilerek, bundan sonra karar verilmesi gerekirken, esas hakkında hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Bu itibarla yukarda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu sebeplerle yerinde olduğundan kabulüyle hükmün H.U.M.K.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde temyiz edene iadesine, 17.11.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.




